Şeriat mı, Kabile Kültürü mü?
Yepyeni bir yerden bakmak isteyenler için kapı aralamayı seven biri olarak, son araştırmalarımdan bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Geçen gün Halk Edebiyatı Dergisi köşe yazımda, Yalın Alpay’dan ilhamla kaleme aldığım muhafazakârlık konulu yazımdan sonra; bugün Afganistan’daki rejim üzerinden "şeriat" adı altında yürütülen uygulamaların neden İslam’a aykırı bir sistem olduğunu kendi bloğumda detaylandırmaya karar verdim.
Aslında bu yazıyı sevgili Hazal Yürüklü’nün yeni yayınlanan “Feminist Kuram ve Toplumsal Gerçeklik: Köktenci Bir Eleştiri” makalesi üzerine yazmayı planlıyordum. Ancak oradaki ayrıntılar ile bu yazının içeriği tam olarak örtüşmeyecekti. Hazal Hanım'ın makalesinde vurgulanan; Afganistan gibi ülkelerin yerel sistemini ve kültürünü görmezden gelerek, Batı merkezli bir feminizm zihniyetini dünya genelinde inşa etmenin imkânsızlığına dair görüşünü ben de destekliyorum. Lakin benim odaklanmak istediğim nokta; Ortadoğu ülkelerinde uygulanan bu tahakküm sistemini "gerçek şeriat budur" temeline oturtan mantık hatalarını, bizzat Peygamber dönemi örnekleriyle çürütmektir.
Bugün, inanan insanların bu konudaki bilgi eksikliğini fırsat bilen bir kesimin, "İşte gerçek İslam bu" diyerek inancı aşağılaması, tamamen tarihsel ve metinsel gerçeklikten kopuk bir bakış açısının ürünüdür. Yaptığım araştırmalar sonucunda şu tablo net bir şekilde karşımıza çıkmaktadır:
Kur’an-ı Kerim’in hiçbir ayetinde; "Kadınlar okuyamaz, kadınlar çalışamaz, kadınlar toplum içinde varlıklarını ortaya koyamaz" gibi bir emir kesinlikle yoktur. Buna rağmen şeriat adı altında uygulanan baskılar, sünnet ve hadislere dayandırılmaya çalışılsa da tarihi kaynaklar bunun tam aksini ispat etmektedir:
Hz. Nesîbe (r.anha), Uhud Gazvesi’nde iki oğlu ve eşiyle birlikte Peygamber Efendimiz’i (SAV) korumak için bizzat kılıç sallamış, yaralanmış ve O’nun övgüsüne mazhar olmuştur (Fikriyat). Müslüman bir kadın Peygamber döneminde savaş stratejisi kurup kılıç kuşanabiliyorken, bugün birileri kendi kabile kültürlerini "din" kılıfıyla servis ediyor.
Geçimini dericilik yaparak sağlayan Rayta bin Abdullah (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ) ve ticaretle uğraşan Kayretü’l-Enmariyye gibi isimler, kadının ekonomik bağımsızlığının o dönemde bir norm olduğunu kanıtlıyor. Hz. Hatice hem peygamber eşi hem de ticaretle uğraşıyordu.
İslam tarihinde ilk sahra hastanesini kuran ve ilk hemşirelik faaliyetlerini başlatan kişi Rufeyde el-Ensari’dir (İbn Sa’d, Buhari). Hendek Savaşı sırasında Peygamber’in emriyle mobil sahra hastanesi yönetmiştir. Yine Şifa bint Abdullah; kamu yönetimi, eğitim ve tıp alanında bir otoriteydi. Öyle ki, Hz. Ömer onu günümüzdeki zabıta sistemine benzer bir görevle "Pazar Yeri Denetçisi" (Muhtesip) olarak atamıştır.
Görüldüğü üzere; kadının eğitim almasında, ticaret yapmasında veya sağlık alanında çalışmasında hiçbir kısıtlama tercih edilmemiştir. Hadis ve Kur’an temelli bakıldığında, "kadınlar çalışamaz, okuyamaz" demek, bizzat Kur’an ayetlerini ve tarihsel gerçeği inkâr etmektir.
Peki, neden bu noktadayız? Çünkü pek çok Müslüman, Arap toplumlarının kabile geleneklerini şeriat zannetmektedir. Kur’an’ın ilk ayeti "Oku" emrine rağmen; sorgulamanın ve akletmenin imanı zedeleyeceği safsatasıyla inşa edilen bu din algısı, bugün hem içerideki hem dışarıdaki grupları yanıltmaktadır. Bizler kendi inandığımız dinin tarihsel bağlamını araştırmadıkça, bize dayatılan kabile kültürüyle mücadele etmemiz de imkânsızlaşmaktadır.
Neticede İslam kadını eve kapatsaydı, Hz. Ömer pazarın denetimini bir kadına vermezdi. Kur’an’ın yasaklamadığı, Peygamber ve sahabe döneminde "yasak" denmeyen şeylerin bugün dayatılması; inançla değil, güç, otorite ve hegemonya kurma çabasıyla ilgilidir. Unutulmamalıdır ki Necm Suresi 39. Ayet çok nettir: "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." Bu ayet kadın ve erkeği ayırmaz; emeği ve varlığı bir bütün olarak "insan" üzerinden tanımlar.
Yani şeriat dediğimiz Kuran temelli yasalar ise, burada yasayı çiğneyen esas olarak şeriat adı altında uygulanan tahakküm sisteminin ta kendisidir.
Türkan Beyaz
Şubat,2026
Kadın, Kur’an-ı Kerim’de sonradan tanınmış bir hak öznesi değildir.
YanıtlaSilKadın, vahyin ilk gününden itibaren ilahi düzenin asli parçasıdır.
Mümtehine 12 ile kadın, irade beyanı olan bir özne olarak kabul edilir;
seçer, söz verir ve anlaşmaya taraf olur.
Hiçbir bağ, kadının rızası olmadan kutsal değildir.
Talak 1, ayrılığı bile ölçüye bağlar;
kadın travmaya terk edilmez, zamanı ve ruhu korunur.
Nisa 4, 20, 32 ve 124, kadının ekonomik güvencesini, emeğini ve değer eşitliğini ilan eder.
Ruhun cinsiyeti yoktur; sorumluluğu vardır.
Nisa 34, şiddeti değil sorumluluğu tarif eder.
Güç, hükmetmek için değil; korumak içindir.
Nahl 97 ve Tövbe 112, kadını hayatın pasif figürü değil,
ahlakın ve toplumsal dönüşümün aktif öznesi olarak konumlandırır.
Bakara 282–283, kadının sözünü adalet sisteminin parçası kılar.
Kadının sözü kayıt değerindedir.
Nisa 127, kadın haklarını çiğneyenlere açık bir ilahi uyarıdır.
Allah’ın tarafı bellidir.
Kadın hakları konusunda dünya tarihinde iki büyük devrimci vardır:
biri Hz. Muhammed,
diğeri Mustafa Kemal Atatürk.
Biri vahiy ile, biri akıl ve hukuk ile konuşmuştur.
Ama ikisinin de söylediği aynıdır:
Kadın korunması gereken bir varlık değil,
korunması gereken bir bilinçtir.
Değerli katkınız için teşekkür ediyorum
Sil