Gözleyen Kim, Gözlenen Kim?

Sabah uyandığınızda ilk ne yapıyorsunuz? Kendi adıma bazen kitap okuyorum bazen de  telefonumu açıyorum. O anda aslında sadece  telefonumu açmıyorum  telefon da  beni açıyor. Yani nasıl derseniz, bildirimlere, algoritmalara, sisteme. Günün daha ilk dakikasında bir yerlerde bir şeylere kaydedilmiş olarak başlıyorum bu açıdan bakarsak. 

Bunun üzerine son dönemde daha çok düşünür oldum ve şunu sorma gereği hissettim kendi kendime : " bu durumda "ben ne kadar "ben"im?

Felsefede özne ve nesne ayrımı var. Özne, düşünen, karar veren, eyleyen varlık. Nesne ise üzerinde eylem gerçekleştirilen, analiz edilen, işlenen şey. Modernite insanı özne yaptı, bu büyük bir kazanımdı. Ama şimdi, yavaş yavaş, neredeyse fark ettirmeden, o kazanım tersine dönüyor gibi. İnsan, yeniden nesneye dönüşüyor hatta bence çok daha rafine bir biçimde.

Çin'in Sosyal Kredi Sistemi'ni duyanlar bilir. Vatandaşların her davranışı puanlanıyor; alışverişten sosyal medya paylaşımlarına, trafik cezasından kiminle görüştüğüne kadar. Puanın düşerse uçağa binemiyorsun, iyi okullara giremiyorsun. Sistem seni cezalandırmıyor aslında ,daha kötüsünü yapıyor: seni şekillendiriyor. Zamanla sen kendin kendini denetlemeye başlıyorsun. Çünkü kimin ne zaman baktığını bilmiyorsun.

Bentham'ın ünlü Panoptikon'u tam olarak buydu. Ortada bir gözetleme kulesi, etrafında hücreler. Mahkumlar gardiyanı göremez ama gardiyan herkesi görebilir. Ve bir süre sonra gerçekten izlenip izlenmedikleri önemini yitirir  çünkü izlenebileceklerini bildikleri için zaten kendilerini denetlemeye başlarlar. Foucault buna iktidarın içselleştirilmesi demişti.

Şimdi sormak istiyorum: Biz bugün hangi Panoptikon'un içindeyiz?

Türkiye'de de bu tablonun izleri var. Altın alımları artık nakit yapılamıyor, banka kartıyla zorunlu. "Kayıt dışılıkla mücadele" deniliyor. Belki öyle. Ama aynı zamanda şu anlama geliyor: neyi, ne zaman, ne kadar aldığınız kayıt altında. Nakit, bir anlamda izlenmeme özgürlüğüydü. O özgürlük daralıyor.

Sosyal medya platformlarına e-Devlet şifresiyle giriş tartışmaları ise daha doğrudan. Dijital kimliğinizi gerçek kimliğinizle eşleştirdiğinizde, yazdığınız her şey artık anonim değil. E anonim olmamak insanları susmaya iter. Kimse sizi susturmak zorunda kalmıyor ,siz zaten kendinizi susturuyorsunuz. Buna oto-sansür diyoruz.

Bir adım daha ileri: "Yanıltıcı bilgi" yaymak, "kin ve nefret" içerikli paylaşım yapmak için ağır cezalar öngören yasalar. Güzel niyetle yazılmış gibi duruyor. Ama şunu sormadan geçemiyorum: Kim karar verecek neyin yanıltıcı olduğuna?

Pandemi dönemini düşünün. Aşı konusunda soru soran, yan etkilerini dile getiren insanlar, alanında uzman doktorlar dahi olsa, ekranlarda "aşı karşıtı" diye etiketlendi. "Sen doktor musun?" sorusu bir susturma aracına dönüştü. Sistemi sorgulayan, bireysel düşünen insanlar, uzmanlıkları ne olursa olsun, yanıltıcı bilgi yayan biri gibi konumlandırıldı. Şimdi geriye dönüp bakıyoruz: aşıyla ilgili davalar sürüyor, ani kalp krizi ve kanserle ilişkisini anlatan uzmanlar artık daha fazla konuşuyor. Peki o dönem bu yasa yürürlükte olsaydı, bugün hukuki süreçte olan pek çok insan daha da zor bir yerde olmayacak mıydı?

Ya da başka bir örnek: Paketli gıdaların içeriklerini anlatan, bir ürünün ne kadar zararlı olduğunu söyleyen biri düşünün. Firma rahatsız oldu, sosyal medyaya şikâyette bulundu. Kim karar verecek bunun "yanıltıcı bilgi" mi yoksa "tüketici bilinci" mi olduğuna?

Ya da şunu: Bu ay bir müzik grubu konser verecek diye bazı vakıflar, tarikatlar "dinimize zarar veriyor" diye harekete geçti. Peki bir konserle dini değerlerinin zedeleneceğine inanan insanlar, o konsere gitmek isteyen insanlara nasıl bir zarar verdi? Sevmiyorsan gitmezsin, bilet almazsın. Bu kadar basit. Ama "kin ve düşmanlık" kavramı devreye girdiğinde kim neye göre karar verecek?

İçimizde bu kadar farklı fikir, inanç, hayat biçimi varken ve bu çeşitlilik aslında zenginlikken  "zararlı içerik" sınırını kim, hangi ölçütle çizecek? Bu sorunun yanıtı net olmadan, yasanın koruma mu yoksa susturma mı amacı taşıdığını anlamak güçleşiyor.

Bütün bu sistemlerin ortak bir dili var: senin iyiliğin için. Güvenliğin için. Toplumun huzuru için. Bu dil itiraz etmeyi zorlaştırıyor  çünkü güvenliğe karşı olmak ahlaki açıdan zor görünüyor. Ama asıl soru o değil. Asıl soru şu: Bu güvenliği kim tanımlıyor, kim için, kimin denetiminde?

George Orwell, 1984'te Büyük Birader'i anlattığında insanlar distopya olarak okudu. Oysa Orwell bir uyarı yazıyordu. Bugün baktığımda o uyarının hâlâ geçerli olduğunu görüyorum. Belki de hiç bu kadar geçerli olmamıştı.

Kontrol sistemleri her zaman sessizlik içinde büyür. Gürültüyle değil, kabul edilen küçük kolaylıklarla. "Bu beni etkilemez" cümlesiyle.

Özne olmak ile nesne olmak arasındaki fark, teknolojiyle değil  farkındalıkla korunur. Ve bu farkındalık, belki de sorgulamakla başlar: Ben bu sabah ne kadar "ben"im?

Türkan Beyaz
Mayıs, 2026




Yorumlar

Popüler Yayınlar