ETİK KÖRLÜK

 Etik Körlük 

Günlerdir ekranlarımıza düşen videolarda, sanki yeni bir olaymış gibi verilen tepkileri izliyorum. Halbuki bu olanlar yeni değildi. Birçok sosyal medya hesabı bu oluşumları paylaşırken, insanlar “doğru olabilir mi” demek yerine “komplo teorisi” etiketi yapıştırıp göz ardı etmeyi tercih etti. Bunun tabii ki bazı nedenleri var. İnsan zihni sürekli olarak kötü haberlere maruz kaldığında bir savunma mekanizması geliştirir. "Yenidoğan çetesi" veya "kayıp çocuklar" gibi dehşet verici olaylar üst üste geldiğinde, birey bu kadar büyük bir kötülükle baş edemeyeceğini hissedebilir. “Ben ne yapabilirim ki?” düşüncesi insanda zamanla bir tür duygusal uyuşmaya neden olur. Bir diğeri de zihin; bu gibi ağır gerçekleri kabul edip sürekli kaygı içinde yaşamak yerine, onu yok saymayı veya "komplo teorisi" gibi küçümseyici etiketler kullanarak görmezden gelmeyi seçer. Bazen de bu dehşetten kaçmak için olayların abartıldığına veya kendi başlarına gelmeyeceğine dair sahte bir güven duygusuna sığınmayı seçerler.

Aslında olan şudur: Etik Körlük. Toplumlar bu tarz kötülükleri bir “istisna” olarak görerek hayatlarına devam etmeye çalışırlar lakin gerçekler olagelen süreçte yaşanmaktadır. Nihayetinde de gün yüzüne çıkarlar. Tabii ki gün yüzüne çıkması, bu oluşumların bitmesi için yeterli midir? Elbette hayır.

Çözüm kısmındaki fikirlerimi paylaşmadan önce dikkat çekmek istediğim bir şey daha var; onu da araya sıkıştırmak istiyorum zira bu konuları düşünürken aklıma takılan başka sorular da var. Bunca yıldır bilinen ve saklandığı iddia edilen bu dosyalar neden bir anda servis edildi? Bir sürü isim ve mail ortaya döküldü. Modern dünyada tanıklık ettiğimiz makro-kötülüklerin (Epstein dosyaları, sistematik istismarlar, küresel yolsuzluk ağları) ifşası, ilk bakışta adaletin tecellisi gibi görünse de; bu ifşaların zamanlaması ve sunuluş biçimi, daha derin bir sistem tasarımının habercisi olabilir mi? Çünkü son dönemde özellikle "Çin modeli" diye anılan; insanları yapay zeka ve çip sistemleri, vatandaş puanlama sistemleri ile kontrol etmek isteyen bir dünya kurgusu var. Dünyayı yönetmek isteyen “üst akıl” dediğimiz yapılar; adalet ve güvenlik sağlama bahanesi ile bu sistemi tüm dünya genelinde uygulamak için söz konusu dosyaları gerekçe olarak kullanmak isteyebilir. Neticede bir şeyi yasalaştırmak için ortak rıza, yani mantıklı gerekçeler gerekir. Yıllardır bunlar biliniyor ve duyurulmuyor da neden şimdi? İnsanlığın maruz kaldığı ağır suçlar, dijital kölelik sistemlerini rasyonalize etmek için birer "kanuni altyapı" aracı olarak kullanılabilir. Peki böylesi bir sistem bizi gerçekten koruyabilir mi, yoksa tahakküm aracı haline gelerek efendi-köle sistemine mi hizmet eder?

Küresel kötülük ağlarının yarattığı dehşet bizi "dijital bir koruma" illüzyonuna itmemelidir. Bizlerin ihtiyacı olan şey; algoritmalarla yönetilen bir güvenlik hapishanesi değil, insani erdemleri içselleştirmiş, işini dürüstçe yapan ve haksızlığa karşı kolektif bir cesaret sergileyen bireylerin oluşturduğu özgür bir toplumdur. Peki bunun temeli ne olmalıdır? Yani etik ve ahlak dediğimiz şey, mikro düzeyde inşa edilmeden makro düzeyde var olabilir mi?

Çok basit bir örneklendirme yapmak istiyorum: Bir markette olduğumuzu düşünelim. Meyve ve sebzelerin içine konup tartıldığı, ücretsiz olan poşetler var. Bir de alışverişimizi tamamlayınca kasada ücret ödeyerek aldığımız poşetler... Şimdi biz poşet ücreti vermemek için meyve-sebze poşetine ufak birkaç ürün koyduğumuzu düşünelim. Peki bunu daha büyük bir etik dışı durumdan ayıran ölçüt nedir? Yani küçücük poşeti “aman canım ne var” diyerek almayı hak gördüğümüzde, ahlaki olarak büyük vurgun yapanlardan farkımızı belirleyen şey sadece miktar mıdır? Poşet örneği burada maddesel bir ahlaki ölçüt gibi görünebilir; lakin mesele eşyanın değerinden öte, iradenin sınırıdır. Bugün bir poşet üzerinden aşınan o sınır, yarın bir insanın yaşam hakkına kadar uzanan geniş bir sahada duyarsızlaşmaya, tepki gösterme iradesi sergileyememeye neden olur. Günlük hayattan bu kadar basit bir örneklendirme yapmamın temel sebebi şudur: Mikro ahlak, makro ahlakın temelidir. Eğer birey, en küçük birimde o iradeyi ve 'hayır' deme sınırını koruyamazsa, büyük zulümler karşısında göstereceği bir direnç kası da kalmaz. Birisi bunu yaptığında onu uyarma gereği bile duymayız; çünkü zihnimizde şu kod vardır: “Millet neleri götürüyor, bir poşet için laf mı söyleyelim?” Oysa konu poşet değildir, eylemin kendisidir.

Kolektif iyilik, büyük adımlarla değil; tam da o "basit" görülen poşet örneği gibi, etik değerlerin en alt birimde içselleştirilmesiyle başlar. Bizlerin denetim mekanizması algoritmalara bağlı sürekli gözetim altında olmak değil, insani özümüzdeki ahlaki değerlerdir. Bu; dinden, dilden, ırktan, siyasetten bağımsız, tamamen insan odaklı ve iyiliğe hizmet eden anlayışın hayat ilkesi haline getirilmesidir. Bir başkası görmediğinde de doğru olanı seçmektir. Doğru olanı da zekayla değil, ancak düşünerek bulabiliriz. Düşünmek; fark etmek üzere zihinsel olarak eylemde olmaktır. Sonra da bu eylemleri bir hayat biçimi haline getirerek devam etmektir. Bizlerin kolektif kötülük karşısında kolektif iyiliği çoğaltması gerekir. Bunu da mikrodan, yani en küçükten makroya doğru genişletmemiz gerekir.

Bu konuları araştırırken beni en çok etkileyen Hannah Arendt’in şu felsefesi olmuştur: Büyük kötülükler genellikle canavarlar tarafından değil; sadece "işini yapan", "soru sormayan" ve "yukarıdan gelen emre uyan" sıradan insanlar eliyle yürütülür. Hastanedeki memur, gümrükteki görevli veya veriyi silen yazılımcı... Hepsi bu devasa makinenin küçük birer dişlisi olduğunda sorumluluk dağılır ve kimse kendini suçlu hissetmez. Birlikte, küçük görünen o ahlaki sorumlulukları önemser ve merkezimize alırsak, büyük olanlar zaten var olamaz. Var olanı yok etmek için "cesur iyiler" olmalı, her ne olursa olsun sistemin içinde insanca yaşamak için mücadele etmek zorundayız. “Bana bir şey olmaz” dediğimiz her ne varsa, günü geldiğinde emin olun bize olmasa da en yakınlarımıza dokunur. Bu nedenle doğru bilgi için verileri okumak, çevremize duyarlı olmak ve her daim sorguladığımız fikirlerin ortak paydasında; adaletle, insan onuruna yakışır şekilde hareket etmek zorundayız. Yoksa bugün şok dalgası şeklinde verilen her habere alışan ve tepkisizleşerek çürüyen bir toplum olarak, parazit gibi yaşarız; ama asla gerçek ve özgür bir yaşamdan söz edemeyiz. Düşmanlarımıza benzemeden, iyilik ve güzellikler içinde güvenle yaşamak hepimizin hakkı.

Türkan Beyaz 

Şubat,2026

Yorumlar

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar