Kıyasın Yanılsaması

Toplumsal tartışmalarda sıkça karşılaştığımız bir mantık yürütme biçimine rastlıyoruz. Mevcut ekonomik zorlukları dile getiren bireylere, dünyanın çok daha fakir coğrafyalarındaki açlık ve sefalet örnek gösterilerek "haline şükretmesi" öğütleniyor. İlk bakışta bir teselli ya da manevi bir duruş gibi görünen bu yaklaşım, derinlemesine incelendiğinde hem ekonomik gerçeklerle hem de adalet kavramıyla çelişiyor. Çünkü bir ülkenin refah seviyesini veya yaşadığı ekonomik darboğazı, başka bir coğrafyanın tarihsel sömürgecilik mağduriyetleriyle kıyaslamak bilimsel bir temele dayanmaz. Afrika veya Sudan gibi yerlerde gördüğümüz sefaletin kökeninde yüzyıllar süren dış sömürgecilik yatmaktadır. Öz kaynakları zengin, üretim potansiyeli yüksek ve bağımsız bir ülkedeki ekonomik gerileme, genellikle içsel yönetim tercihleriyle ilgilidir.
Kendi ülkesinin imkanlarının adil dağıtılmadığını, kaynakların kamu yararı yerine belirli odaklara aktarıldığını gören bir vatandaşın itiraz ettiğinde bunu isyan olarak algılamak hatasına düşüyoruz daha doğrusu öyle hissettiriliyoruz . Oysa bu bir "hak arayışı"dır. Kötüyü göstererek eldeki eksikliğe razı gelmeyi beklemek, sorunun asıl kaynağının üstünü örtmektir. Sorumlu olanlara hesap sormak yerine, şükredip kaderciliğe sığınan bir hale geçmektir. 
Maneviyatın önemli bir parçası "kanaat" kavramıdır. Kanaat; kişinin elinden geleni yaptıktan sonra ulaştığı sonuca rıza göstermesidir. Ancak bu kavram, sistematik hataların veya liyakatsiz yönetimin üzerini örtmek için kullanıldığında gerçek anlamından kopmaktadır. Ekonomik kararları alanların sorumluluğu, halka "daha kötüsü de var" diyerek devredilmesine göz yummanın kanaat kavramı ile alakası yoktur. Adaletle ve yönetimle alakası vardır. İnsanların insani bir yaşam standardı talebini, başka bir yerdeki açlıkla susturmaya çalışmak; sorumluluktan kaçmanın ve mevcut adaletsizliği meşrulaştırmanın bir yoludur.
Bir halkın refah içinde yaşaması, yöneticilerin lütfu değil, asli görevidir. Sosyal hukuk devletlerinde vergi veren ve vatandaşlık sorumluluklarını yerine getiren her birey, ülkesinin öz kaynaklarından adil bir pay alma hakkına sahiptir.
Bir toplumun kendi yöneticilerinin hatalı politikaları veya kaynak yönetimindeki zafiyetleri nedeniyle fakirleşmesi durumunda, bu durumu "kader" olarak nitelemek rasyonel değildir. Başka ülkelerin sorunlarını referans göstererek halkı daha azına razı etmek; hem hukuki denetim mekanizmalarını zayıflatır hem de toplumun gelişim arzusunu köreltir.
İnsanlık tarihi, "daha kötüye bakıp susanların" değil, "daha iyiyi ve adili arayanların" çabalarıyla ilerlemiştir. Bir toplumun kendi içindeki adaletsizlikleri, yolsuzlukları veya beceriksiz yönetim modellerini eleştirmesi; bir nankörlük değil, toplumsal bir gelişim belirtisidir. Ne kadar çok bu konuda farkındalık geliştirip, haklarını arayanların yanında birlik olunursa, aslında toplumsal olarak gelişim sağlanır. Refah seviyesi, tavana değil, tabana yayılır. Herkes olması gereken refah düzeyinden fayda sağlar. Bunu istemek kötü bir duygu durumu değil, insani bir haktır. 
Gerçek erdem, insanları en kötüyle korkutup yetinmeye zorlamak değil; her bir ferdin, ülkesinin potansiyeline yaraşır, onurlu ve müreffeh bir hayat sürmesini sağlamaktır.

Yorumlar

Popüler Yayınlar