Onaylama Yanlılığı

İnsan beyni hakikati mi arar, yoksa kendi zihnindeki düşüncelerin onaylanması için kanıtlar mı toplar? Her birimizin bu soru üzerinde düşünmesi gerekir. Çünkü bizler dünyayı olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görüyoruz. Herkesin kendi penceresinden bakma tezi burada devreye giriyor. Herkesin kendi bakış açısından haklı olduğunu zannetmesi de tam bu yüzden. Kendi hipotezimizi destekleyen kanıtları topluyor; bunun dışındaki kanıtları “yalan”, “komplo”, “hatalı bakış açısı” diyerek dışlıyoruz. Oysa hakikati arayanların ilk yaptığı şey; kendi inançlarını, fikirlerini “Ya yanılıyorsam?” diyerek tamamen yıkarak yeniden sorgulamak ve inşa etmektir. Yine yanılabilir mi? Elbette. Yine yıkıp yine yapar. Sistem, hakikat arayışındaki zihinlerde tam da böyle ilerler.
Bu sabah Kamer Suresi’nin tefsirini okurken bunun üzerine düşündüm. Mekke müşrikleri, Hz. Muhammed’in (sav) peygamberliğini kanıtlaması için ondan mûcize istediler. “Eğer gerçekten peygamber olduğun doğru ise, bize Ay’ın ikiye ayrıldığını göster,” demişlerdir. Bunun üzerine Hz. Peygamber dua etmiş ve Ay iki parçaya ayrılmıştır. Mekke halkı bu olayı bizzat müşahede etmiştir. Mûcize gerçekleştikten sonra müşrikler iman etmek yerine, “Bu, süregelen bir sihirdir,” demişlerdir. Kamer Suresi de tam da bu inkar olayı üzerine inmiştir. Mûcizelere rağmen sırt çevirenlerin, kendilerinden önceki kavimler (Nuh, Âd, Semûd, Lût) gibi helak edileceği hatırlatılır. Surede dört kez: “Andolsun biz Kur’an’ı öğüt almanız için kolaylaştırdık. Peki öğüt alan yok mu?” ayeti geçer.
Burada somut bir kanıt olmasına rağmen, kendi zihinlerinde inkar etmek isteyenler bu olayı “sihirdir” etiketiyle kendi düşüncesini onaylayan bir hale getirmiştir. İçlerini bu şekilde rahatlatmışlardır. Buna modern literatürde “onaylama yanlılığı” (confirmation bias) denir. Kendi hipotezini destekleyecek kanıtlar arama hali, ayet bağlamında düşünüldüğünde aynı kapıya çıkar. İnsan beyni; halihazırdaki inanç ve fikirlerini sarsacak bilgileri “hata” veya “sihir” olarak kodlayarak dışlar. Gözlerinin önünde Ay ikiye de bölünse, zihin o gerçeği kendi eski kalıbına uydurmak için “bu bir göz boyama” diyerek savunma mekanizması geliştirir. Hakikati değil, kendi konforlu yanılgısını tercih eder.
İnsanın kendi inandığını tasdik etme arzusu, hakikatin önündeki en büyük engeldir. Öyle bir engeldir ki; sadece bireysel bir yanılgı olarak kalmaz, kitleselleştiğinde ve ideolojik bir zırha büründüğünde insanlığın en büyük yıkımlarına kapı aralar. Güncel bir örnek verecek olursam; IŞİD ve benzeri yapılar, bu “zihinsel konforun” en uç ve en karanlık tezahürüdür. Bu yapılar hakikati aramak yerine, kendi dar kalıplarını “mutlak hakikat” ilan ederler. Tıpkı mûcizeyi görüp “bu bir sihirdir” diyen zihin yapısı gibi, onlar da Kur’an’ın dört kez tekrarlanan “öğüt alın” uyarısını değil; kendi içlerindeki şiddeti ve güç arzusunu onaylayan kısımları seçerler. Kutsalı araçsallaştırır; bu hipoteze uymayan her türlü insani değeri, farklı yorumu veya mûcizevi merhameti “küfür” ya da “yalan” diyerek dışlarlar.
Burada korkunç olan şudur: Bir mürid, gözünün önündeki yaşamın kutsallığını ve insanın onurunu görmezden gelmek için zihninde öyle güçlü bir savunma mekanizması kurar ki; katliamı “şeriat”, yıkımı “cihat” olarak kodlayabilir. İnsan beyni, eski kalıplarına uymayan gerçeği sarsıcı bulduğu için, elindeki kanı bile kendi doğrusuna uyduracak bir “onaylama” bulur. Sonuçta ortaya çıkan şey İslam değil, o insanın kendi karanlık zihninin kutsal metin üzerinden onaylatılmış bir projeksiyonudur. Bizler de her seferinde İslamcı kimliğine bürünen bu zihniyetler yüzünden, “Gerçek İslam bu değil,” diye anlatmaya çabalayan azınlık bir ses olarak ortada kalırız.
Kur’an zamanüstü bir kitaptır. Onu bir yaşam rehberi olarak, inandığımız tüm değerlerden bağımsız ele aldığımızda, mana içinde mana olduğunu idrak edebiliriz. Bu gibi şiddet eylemlerinde bulunan grupların dini kullanmasındaki sebep, içlerindeki şiddeti meşrulaştırmaktır. Çünkü insan, ne kadar “Ben istediğim gibi yaşarım,” dese de derinlerinde bir onaylanma ihtiyacı hisseder; suçlu hissetmek istemez. Bu nedenle zihnini, kendisinin masum olduğuna inandıracak delilleri seçmeye programlar.
Neticede hayat da böyledir. Sorgulamak yerine başkasına etiket yapıştırıp dinlememeyi seçiyoruz. Anlamak için sorgulamayı öğrenseydik, daha barışçıl bir dünya mümkün olabilirdi. Lakin herkes kendi penceresinden haklı olma derdine düştükçe, hakikati değil, kendi çerçevesini kucaklayan insanlar olarak kalacağız.
Türkan Beyaz
23.03.2026

Yorumlar

Popüler Yayınlar