Sadece Yorgun


  Sırça bir köşkte oturuyordu ruhu. Kanatlanıp uçmak istiyordu ama eski gücü yoktu. Bunca yaşanmışlığın verdiği yorgunluk, öyle bir anda geçmiyordu. Kimsenin anlamasını beklemediği için anlatmaktan da vazgeçmişti çoktan. Artık uzun cümleler kurmuyor, birisi soru sorduğunda hafifçe gülümsüyor, çoğu kez dinlemediği şeylere bile başıyla onay veriyordu.
  Oysa zamanında anlatmayı ne çok severdi... Heyecanla ve hevesle, yalınayak koşarak o caddeye girdiği halleri... O halini özlüyor muydu? Artık bundan da emin değildi.
Dışarıdan bakanlar "hayata küstü" diyordu onun için. Halbuki o kimseye küskün, kırgın hatta kızgın bile değildi; sadece yorulmuştu. Bu duyguları bile ruhunda taşıyamayacak kadar büyük bir yorgunluktu. İnsan yorgun hissettiğinde sadece neşesini değil; öfkesini ve kırgınlığını da geride bırakıyordu.
İnsanlar ise bir sebep arıyordu; kimisi tükenmişlik diyor, kimisi depresyon. Biraz rahat bırakılsa, kendi içindeki o yorgunluğu dinlendirip belki aralarına karışma gücünü bulacaktı ama olmuyor; herkes kendisini ilgilendirmeyen boşluklara bir anlam yakıştırmaya çalışıyordu.
  Vaktiyle her şeyi en ince detayına kadar anlatırdı. O zamanlar bu kadar merak edip dinleyen yoktu. Sustuktan sonra başladı her şey. Önceleri suskunluğundan memnun kaldılar; çünkü anlattıkları bazen konforlarını bozuyor, insanları öfkelendiriyordu. Sorumluluk almak istemeyenlerin dünyasında onun sessizliği bir huzurdu.
Sonra bir eksiklik hissettiler. Sordukları soruların yanıtsız kaldığını fark ettiklerinde, merak zehirli bir sarmaşık gibi büyüdü. Onun sustuğu yerden binlerce hikaye uydurdular. Kendisine inanmıyorlardı; çünkü insanlar, gerçekle baş edemediklerinde kendi inançlarını başkasının üstüne bir kılıf gibi geçiriyordu. En yakın arkadaşı bile "bir doktora görünmelisin" dediğinde sadece gülümsedi. Beden yorulunca dinlenmek haktı da; zihin, kalp ve ruh yorulunca neden "hastalık" sayılıyordu? Kimse ruhunu bu denli yoracak kadar kullanmıyor muydu yoksa?
  Oturduğu pencerenin önünden kalktı. Kendisine bir bardak çay koydu, içine birkaç tane karanfil attı. Köşede, eskiciden "çalışmaz bu kesin" diye düşünerek, sırf süs olsun diye aldığı o gramofon duruyordu. Adamın "Abla çalışıyor ha, senin şansınaymış" deyişini hatırladı.
İğnesini yavaşça indirdi. Odayı kaplayan hafif cızırtılı sesle birlikte içinde bir şeyler titredi. O an, içinden telefona koşup "bak, çalışıyor" diye anlatmak geldi. Elleri titredi.
Vazgeçti.Üzerine incecik beyaz elbisesini geçirdi. Plağın sesi eşliğinde, çıplak ayaklarıyla kendi etrafında dans etti. Aynadaki aksine bakıp gülümsedi.
  Şimdi çayından bir yudum alırken o günü düşündü. Aynı plağı her gün aynı saatte dinleyeli tam iki yıl otuz beş gün olmuştu. Sıkılmamıştı. İnsan kendinden sıkılmazdı ki; sadece bu yorgunluk geçsin diye bekliyordu. Geçecekti, biliyordu. Bazen insan kendisiyle çok fazla konuştuğunda, başkalarına olan ihtiyacı azalıyordu.
İnsan insana muhtaçtı, evet. O da bunun farkındaydı. Ama şimdilik, bu öyküde yorgun olmayı tercih ediyordu. Kimbilir, belki bir başka öyküde o beyaz elbisesiyle dans ederken şarkı da söylerdi...
Türkan Beyaz 
01.03.2026


Yorumlar

Popüler Yayınlar