Kendin Olurken İnsan Kalabilmek
Bazen çok ünlü isimlerin, hatta kitapları geniş kitlelerce okunan düşünür ve yazarların görüşlerine denk geliyoruz. Beni en çok şaşırtan durum; insanların, bu isimlerin her söylediğini kendi "hayat süzgecinden" geçirmeden, mutlak bir doğruymuşçasına kabullenmeleri.
Özellikle kişisel gelişim adı altında yaşam kararları üzerine söyleşiler yapan, özlü sözler veren ve "Ben de bunu yapmalıyım" dedirten retoriklere rastladığımda şunu sorguluyorum: Hangi pencereden bakıyorlar? Her birey, bu hayatta kendi biricik deneyimleriyle tecrübe kazanır. Bir başkasına değişimin mümkün olduğunu anlatırken; onun hangi coğrafyada, hangi mahalle kültüründe yetiştiğini, nasıl bir eğitim aldığını veya hangi duygusal çıkmazlarla başa çıktığını bilmeden "Yapabilirsiniz, başarabilirsiniz!" demek ne kadar gerçekçidir? Bu; o insanı gerçekten anladıkları bir noktadan mı, yoksa sadece kendi bulundukları konfor alanından verdikleri yapay bir motivasyon mudur?
Hayattan şikayet etmek yerine çabalamanın önemine ben de inanıyorum; bu benim temel hayat duruşumdur. Fakat bazı kişisel gelişimcilerin —hepsini kastetmiyorum— sunduğu o "bedel ödeme" mantığı bana oldukça kibirli geliyor. "Kendiniz olarak var olmanıza engelse; gerekirse ailenizi karşınıza almalı, eşinizden ayrılmalı veya dostlarınıza sırtınızı dönerek o sorunları hayatınızdan çıkarmalısınız" tarzındaki söylemlerden bahsediyorum. Peki, ontolojik bir varlık olarak kendimiz olabilmek için illa toplumsal bağlarımızı mı koparmamız gerekiyor?
Vefalı olmak, fedakârlık yapmak, birbirimize destek vermek ve yeri geldiğinde kusurlarımızı hoş görmek bizi insan yapan kadim erdemlerdir. Bizi birbirimize bağlayan, düştüğümüzde tutunmamızı sağlayan bu ahlaki değerler değil midir? Ben, bir başkasının üzerine basarak veya kalpleri inciterek ulaşılan yerlerin ruhu beslediğini görmedim. O an kendinizi "özgür" veya "varlığının anlamını bulmuş" hissedebilirsiniz; fakat geriye dönüp baktığınızda, size emek veren insanların artık hayatınızda olmaması gerçekten arzuladığınız o "huzurlu hayat" mıdır?
İnsan; sevincini, üzüntüsünü, öfkesini ve hatta kavgasını bile paylaşabileceği bir "ötekine" ihtiyaç duyar. Sürekli "ben, ben, ben" diyerek o bencil kavramın içinde kaybolmak, insanı gerçekten mutlu eder mi? Ne kadar inkâr etsek de sosyal bağlara muhtaç olduğumuz, son dönem araştırmaların da desteklediği bilimsel bir gerçekliktir.
Kendimiz olmak için mücadele ederken her şeyi kırıp dökmek, günün sonunda bize o çok beklediğimiz dinginliği verir mi? Bu dünyadan sadece geçiyoruz. Varlığımızın anlamı; belki de o kalpten hissedilen vefada, iyi niyetle açtığımız kapılarda, kurduğumuz sofralarda, bir çocuğun gülüşünde ya da bir yaşlının derdine derman olmaktadır. Belki de sınavımız; annemizin, babamızın rızasını almakta veya hayatımızdaki zor insanlara sabır göstermektedir.
"Kendinizden vazgeçin" demiyorum; hayat zaten bir var olma mücadelesidir. Ancak asıl mesele; kendin olurken insanlığını, o "insan olma sınavını" kaybetmemektir. Bu dünyada bizden geriye ne kalacak?
Yorumlar
Yorum Gönder