Toplumsal Çürüme ve Söylemin Düzeni Üzerine

İki gündür çok sevdiğim bir felsefecinin podcastlerini dinlerken güncel olaylarla ilgili zihnimde yeni bağlantılar oluştu. Fikirlerin hiçbir zaman yaşadığımız olaylardan bağımsız olmasını bekleyemeyiz. Yeri gelir okuduğumuz, yeri gelir dinlediğimiz, yeri gelir birebir yaşadığımız her şeyden etkilenerek birbiriyle bağ kurduğumuz düşünceler ortaya çıkar. Zaten burada yazarken bir nevi kendi zihin yolculuğumu sizinle paylaşıyorum.

Toplumsal huzuru korumak için kapılara X-ray cihazları yerleştirmenin ya da her köşeye bir güvenlik görevlisi dikmenin, toplum içerisinde sarsılan güven duygusuna pansuman yapmanın ötesine geçebileceğini düşünmüyorum. Çünkü asıl mesele, o cihazlardan geçemeyen metal nesneler değil. Bu durum, sadece görmezden gelinen ve halının altına süpürülen her şeyin gün yüzüne çıkmış halidir; zihinlerde ve vicdanlarda başlayan sessiz çürümenin metale dönüşmüş soğuk yüzüdür. İçimize sızmış olan bu çürüme hâli; binaların beton kalitesiyle veya kapıya koyduğumuz sağlam güvenliklerle değil, binaların içindeki adaletin ve liyakatin yeniden merkeze alınmasıyla aşılacaktır. Nasıl ki bir meyvenin dışında hafif bir çürüme başladığında, içine geçmesin ve diğerlerine bulaşmasın diye o kısmı kesip atıyorsak; öncelikle yapmamız gereken şey, hepimizin içindeki o çürümeyi fark edip kesip atabilmektir.

Tam da bu noktada, dış dünyadaki fiziksel denetimin zihnimizdeki karşılığını sorgulamak gerekir. Michel Foucault, Söylemin Düzeni’nde çoğu zaman kendimizi en özgür hissettiğimiz anlarda bile aslında sistemin bize "konuşulabilir" kıldığı sınırlar içinde kaldığımızı ifade eder. Sistemin çizdiği dairenin içinde dönüp dururken, gerçek bir eleştiri getirdiğimizi zannederiz. Burada bahsedilen şey sadece siyasi otorite değil; günümüzde sosyal platformların tamamında kullanılan algoritma sistemleridir. Gücü elinde bulunduranlar, içerik üretenlerin eserleri arasından seçim yaparak, istedikleri zihinsel dönüşümü gerçekleştirmek adına belirli fikirleri sürekli karşımıza çıkarıyorlar. Bir süre sonra "herkes böyle düşünüyor, herkes böyle davranıyor; demek ki doğru olan bu" demeye başlıyoruz. Bizler ürettiğimizi ve anlaşıldığımızı sanırken, Foucault’nun deyimiyle bazı sözler dışlanıyor, bazıları ise ehlileştirilerek hepimiz birer "alışmış bireye" dönüştürülüyoruz. Yani sistemin istediği kelimelerle konuşup kendimizi özgür zannediyoruz. Oysa gerçek özgürlük, bu söylem düzeninin dışına çıkabilmek; liyakatsizliği ve adaletsizliği, gerekirse kendi konfor alanımızdan feragat edebilmektir.

Toplum olarak içine düştüğümüz en büyük tehlike ise "ılık su insanına" dönüşmüş olmamızdır. Bizler suyun sıcaklığına alışırken, konforumuzdan ödün vermemek adına hareketsiz kalmaya başladık. Çocuklarımıza "dürüst ol" derken; liyakatin yerini sadakate bıraktığı bir sistemde, mülakat kapılarında elenen gençlerin sessiz çığlığını duymamayı tercih ettik. Eğer bir genç, okul sıralarında dirsek çürütüp sadece "tanıdığı" olmadığı için mezun olduğu alanla ilgili iş bulamıyorsa, o gencin dürüstlük ve erdem üzerine kuracağı hayalleri bizzat kendi elimizle yok ediyoruz demektir. Söylemlerimizde erdemi yüceltip yapılan haksızlıklara göz yummak, bu toplumsal çürümeye doğrudan katkı sağlamaktır.

Gerçek çözüm, her bireyin vicdanına adalet duygusunu yeniden yerleştirmesiyle başlar. Söylemlerimiz ve eylemlerimiz arasındaki tutarlılığı sahiplenmekle başlar. Mesela liyakati savunuyorsak, bunu sadece kendimiz için değil, bizden farklı düşünenler için de savunabilmeliyiz. Hırsızlığın kötü olduğunu söylüyorsak; makamlarımızı veya inançlarımızı kendi çıkarlarımız için koruyucu bir kılıf haline  getirmemeliyiz. Doğruyu söylemenin sistem içinde  bedeli olduğunu bilsek dahi susmanın bir "suç ortaklığı" olduğunu fark etmeliyiz. Unutmayalım ki hepimiz aynı sofradan ekmek yiyoruz; bu sofraya ne kadar saygı duyarsak sofra o kadar bereketli olur. Çürümüşlük her yanı sardığında, çürüğü kesmek için harekete geçmez de sadece bize verilen çerçevede konuşmaya devam edersek; en nihayetinde sofranın ne bereketi kalacak ne de tadı.

En güzel nasihat sözle değil, onurlu bir duruşla örnek olmaktır. Bizler sadece nasihat etmek yerine; hayatımızda doğru insan olma yolunda çaba harcayarak, liyakati savunarak, söylediğimiz ve yaptığımız her konuda tutarlı davranmaya çalışarak örnek olacağız. Unutmayın; bulanık suyu temizlemek istiyorsak, üzerine daima temiz su dökmek zorundayız. Ve o temiz su, hepimizin vicdanıdır.

Türkan Beyaz 

NİSAN 2026


Yorumlar

  1. Harikasın kalemine ve yüreğinr sağlık. ✨🥳🫶

    Hayat fark edince değil,
    fark ettiğin şey olunca değişiyor aslında…
    Yazın bana şunu hissettirdi:
    Mesele sadece olan biten değil,
    bizim onu nasıl yaşattığımız.
    İnsan kendini gördükçe
    dünyası da değişiyor zaten.
    Gerisi kendiliğinden geliyor…

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar