Anonim Olmak ve Özel Olmak
Yazdığım iki bölümde şu soruyu merkeze alarak ilerledim biliyorsunuz: Dijital çağda özne olmak hâlâ mümkün mü?
İlk yazıda sistemi tanımak üzerine yazdım. İkincisinde hayır demenin ne anlama geldiğini. Şimdi daha derin bir yere giderek farkındalıklarımızı artırmayı hedefliyorum açıkcası : Görünür olmak ile her yerinizin görünür olması arasındaki fark nerede? Bu farkı kim, neye göre belirliyor?
Önce şunu netleştireyim. Ben anonim değilim. Kendi sosyal medya ve diğer platformlarda olduğum kişiden bahsediyorum. Yani Fake hesap değilim. Adım var, imzam var, yazdıklarımın arkasındayım. Ama bu, her verimin her kuruma açık olması gerektiği anlamına gelmiyor. Kamusal alanda söylediklerim ile sabah kaçta uyandığım, kime mesaj attığım, hangi hastaneye gittiğim, hangi arama motorunda ne aradığım, bunlar farklı şeyler. Birincisi tercihim. İkincisi özel hayatım.
Bu ayrımı neden yapıyorum? Çünkü sistem bu ikisini giderek birbirine karıştırıyor. Daha doğrusu karıştırmak işine geliyor. Dikkat edilirse insanlar sosyal medya kullanıcılarından sanki her şeyi paylaşmak zorundaymışlar gibi bir beklenti içine giriyor. Kısa bir örnek vereceğim. Takip ettiğim bir felsefeci hanımefendi yıllardır içerik üretir ve evlendiği zaman takipçileri kendisine inanılmaz sitem etti. Yani orada takip ettiğiniz şey bilgi mi yoksa insanların kişisel alanları mı? Bu ayrım çok önemli. Sosyal medyada bireylerin attığı mesajlardan, yazdığı yorumlardan aslında bunları ayırt edebilir hale geliyorsunuz ve maalesef bireysel olarak insanlar bu sınırların farkında bile değil. Yani neticede fark etmemiz gereken şey tercih ve özel hayatla ilgili ayrımı kavramak.
Bu ayrımı netleştirdiysek, diğer soruya geçiyorum; verileriniz bir havuzda ama o havuzun sahibi kim?
Dijital kimliğinizi bir platforma, bir devlet sistemine ya da bir uygulamaya bağladığınızda, yalnızca o an için izin vermiyorsunuz. Geçmişinizi, alışkanlıklarınızı, ilişkilerinizi, düşüncelerinizin izlerini de teslim ediyorsunuz. Üstelik bu veriler bir yapay zeka sistemine girdiğinde, sizin hakkınızda siz fark etmeden bir profil oluşturuluyor.
Burada ürkütücü olan şu: Suç işlememiş olmak artık yeterli bir güvence değil. Çünkü sistem sizi suç işledikten sonra değil, suç işleyebilir biri olarak tanımlamadan önce harekete geçebiliyor. IP adresinize kadar ulaşmak teknik olarak mümkün, yasal zeminle ya da zaman zaman o zemin zorlanarak. Peki bu gücün sınırı nerede? Kim çiziyor o sınırı?
Her devlet farklı, ama eğilim aynı yönde gözüküyor. Biraz geriden baktığınızda aslında bunu daha iyi görebilirsiniz.
Dünyada sosyal medya ve dijital veri yasaları ülkeden ülkeye büyük farklılıklar gösteriyor. Avrupa’da GDPR gibi kişisel verileri korumaya yönelik düzenlemeler var. Bazı ülkelerde devlet sosyal medyaya neredeyse hiç müdahale etmiyor. Bazılarında ise içerik denetimi, hesap askıya alma ve zorunlu kimlik doğrulama artık olağan hale gelmiş durumda.
Türkiye bu tabloda nerede duruyor? Son yıllarda atılan adımlara baktığımızda ; platform temsilcisi zorunluluğu, bant genişliği kısıtlama yetkisi, e-Devlet kimlik doğrulama tartışmaları, “dezenformasyon” yasası ,genel eğilimin denetim yönünde olduğunu söylemek için komplo teorisine gerek yok. Yasaları okumak yeterli. Bunun avantajları yok demiyorum ama dezavantajlarını da görmezden gelmeyin diyorum.
Siyasi otorite kendi kendini denetleyebilir mi?
Burada felsefi açıdan en karışık soruya geliyoruz. Esasen karışıktan ziyade cevaplamak için üzerinde en çok düşünmemiz gereken soru diye düşünüyorum.
Yasaları yapan, uygulayan ve denetleyen aynı otoriteyse ;o otoritenin kendisini sorgulayan sesleri “zararlı” ilan etmesinin önünde ne duruyor? Buradaki çelişkiye dikkatinizi çekerim. Bu çok önemli bence.
Somut bir örnek üzerinden düşünelim mi beraber? Gülistan Doku davası Türkiye’nin gündeminde uzun süredir var. Bir üniversite öğrencisinin kayboluşu, resmi açıklamalar, toplumsal şüphe ve bu şüpheyi dile getirenlerin maruz kaldığı baskılar. Bu davayı örnek veriyorum çünkü gündemde, ama şunu da açıkça belirtmem gerekiyor: Benzer dinamikler başka davalarda da yaşandı, yaşanıyor ve yaşanabilir. Buna bir istisna olarak değil, bir örüntü olarak bakabilirsiniz.
Bir olayda yetkililer, kurumlar, soruşturma süreci şüphe uyandırıyor. Bunu dile getiren bir vatandaş, bir gazeteci, bir sosyal medya kullanıcısı var. “Yanıltıcı bilgi” yasası yürürlükteyse, o kişinin paylaşımı kimin kararıyla, hangi ölçütle değerlendiriliyor? Suçun kanıtlanmamış olması siyasiyi korurken, şüpheyi dile getiren vatandaşı suçlu ilan edebiliyorsa ; burada korunan gerçek mi, iktidar mı?
Bu soru çok rahatsız edici değil mi ama sormak zorundayız. Soralım ki fark edebilelim.
“Yanıltıcı bilgi” kimin silahı?
Hatırlayın, serinin ikinci yazısında sormuştum: Kim karar verecek neyin yanıltıcı olduğuna? Şimdi bir adım ileri gidiyorum: Bu karar mekanizması şeffaf değilse, bağımsız bir yargı denetimine tabi değilse ve iktidarın dokunulmaz alanlarına yaklaştığında işlevsizleşiyorsa, o zaman “yanıltıcı bilgiyle mücadele” söylemi, gerçeği değil suskunluğu koruyor demektir. Öyle değil mi?
Tarihte bunun örnekleri az değil. Hangi dönemde, hangi ülkede olursa olsun, “halkı koruma” söylemiyle başlayan düzenlemeler zamanla en çok muhalif sesleri susturmak için kullanıldı. Bu bir kural değil ama tarihsel bir örüntü ve örüntüleri görmezden gelmek, onları tekrar etmeye davet çıkarmaktır. Hani derler ya tarih tekerrürden ibarettir. Bu söz bu duruma uymuyor mu? İsimler, şekiller ,olayların yaşam standartları değişiyor ama tekerrür eden sistem değişmiyor yani özü.
Peki ya biz?
Özel hayatımızın verisi korunmuyorsa, şüphemizi dile getirmek bizi suçlu ilan edebiliyorsa, sistemi sorgulayan hesaplar askıya alınabiliyorsa , söylesinize ,o zaman geriye ne kalıyor?
Kalıyor olan şu: Fark etmek. Okumak. Sormak. Susturulmadan önce konuşmak. Ve en önemlisi de bu mekanizmaların nasıl işlediğini anlamaya çalışmak. Çünkü anlamayan, farkında olmadan onaylıyor.
Bir sonraki ve son yazıda şunu ele alacağım: Tüm bu tablo içinde bilginin teyidi kime ait olacak, gerçeği kim koruyacak ve bireyin elinde ne kalıyor?
Türkan Beyaz
Mayıs, 2026
Yorumlar
Yorum Gönder