Fıtratın Ritmi ile Sistemin Çarkları Arasında: Kadın, Hayız ve İbadetin Epistemolojisi




Bugün sosyal medyada bir paylaşıma rastladım ve oraya yazdığım yorum üzerine farklı fikirde olanlar düşüncelerini paylaştı. Beni de bilirsiniz aklıma bir şey takıldı mı, araştırmayı severim. Bu konuda sert bir üslupla “bu,budur” demek yerine, her iki kesimin de neden öyle düşündüğü yönünde farklı kaynaklara bakmayı tercih ettim. Sizlere hazırladığım bu yazı, her hangi bir fikri dikte etmek veya fetva vermek amaçlı değildir. Amacım, bireylerin düşünme farklılıklarını bir araya getirerek, kendim dahil bu konuda düşünmek için bir zemin yaratmaktır. Neticede herkes konu din olduğunda, kendi düşüncesinin veya yaptığı uygulamanın kesin net doğru olduğuna dair iddialı cevaplar verir. Oysa bazen bazı konular ara bir yerde durur ve farklı düşünmek kesin doğruya ulaştırmaz belki ama bizi anlamaya yöneltir diye düşünüyorum. Unutmayın ki, insanların çoğu doğru için uğraşmaz, yaşadığı veya inandığı şeyin doğruluğunu ispat için deliller toplar. Bu da maalesef gerçek bilgi dediğimiz şeyin önündeki en büyük engeldir. Yargıkalıplarımız bizi tutsak eder. Oysa anlamak için "acaba mı" diyerek araştırmak, başka bir pencereden bakmamızı sağlayabilir, değil mi? 
Modern dünya, insanı biyolojik ve ruhsal döngülerinden koparıp onu her an yüksek performans göstermekle mükellef birer “üretim nesnesine” dönüştürme konusunda oldukça mahir. Özellikle popüler kültürün ve kapitalist sistemin dolaşıma soktuğu “süper, güçlü kadın” imajı, kadının doğasına bir özgürleşme vaat ediyor gibi görünse de aslında onu kendi bedeninin sesine yabancılaştırıyor. Reklam panolarında regl döneminde beyaz pantolonlarla tenis oynayan, dağlara tırmanan, “Regl senin için engel değil, hayatına sanki hiçbir şey yokmuş gibi devam et” diyen o hırslı dil, kadına hak ettiği dinlenme alanını çok gören gizli bir dayatmanın ürünü. 

Oysa dönüp kadim olanın sesine kulak verdiğimizde, bambaşka bir şefkat diliyle karşılaşıyoruz. Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi 222. ayette bu dönemi çok net bir felsefi ve biyolojik zeminle tanımlıyor: “O bir ezadır (rahatsızlıktır).” Bin dörtyüz yıl öncesinden bu dönemin getirdiği hormonal, fiziksel ve duygusal yükü bir “sıkıntı ve hassasiyet” hali olarak tescil eden ilahi irade, bu tespitle kadının etrafına bir koruma kalkanı örüyor. İslam fıkhının egemen yorumu, kadını bu günlerde namaz ve oruç gibi yoğun fiziksel ve ruhsal odaklanma gerektiren ibadetlerden muaf tutarken, aslında ona “Şimdi dur, yavaşla ve bedenini nadasa çek” diyor. Yani sistem kadını bir makine gibi durmaksızın döndürmeye çalışırken, din ona meşru bir mola hakkı tanıyor. Tabi burada bahsedilen aslında erkeklerin kadınlardan cinsel olarak uzak durması net ifade edilmiş ama hadisler bu ayeti esas alarak namaz ve oruç gibi ibadetlerde dinlenme hakkı olduğu yönünde uygulama izni vermiştir. 

Şimdi bu noktada, günümüz İslam düşünce atlasında derin bir yarılma ve zihin kurcalayan bir tartışma baş gösteriyor. Bir yanda asırlık geleneksel fıkıh mirası, diğer yanda ise konuyu modern felsefe ve dilbilimsel açıdan yeniden okuyan çağdaş ilahiyat ekolü. Her iki tarafın da savunduğu argümanlar, kendi metodolojileri içinde o kadar tutarlı ki, mesele bir süre sonra “Kim haklı?” sorusundan ziyade, bir epistemolojik arayışa dönüşüyor.

İki Kulvar, İki Farklı Mantık Silsilesi

Geleneksel fıkıh yaklaşımı (Cumhur), kadının bu dönemde namaz kılmamasını kadının “aşağılanması” ya da “maddeten pis ilan edilmesi” olarak görmez. Bu yaklaşım, durumu tıpkı bir erkeğin abdestsiz olması ya da cünüp olması gibi “hükmî bir taharet (temizlik) engeli” olarak kabul eder. Buradaki muafiyet, kadını her ay onlarca namazı kaza etme yükünden kurtaran ilahi bir kolaylaştırmadır (ruhsat). Bu görüşün asıl ve sarsılmaz dayanağı ise Hz. Peygamber’in sünnetidir. Sahih kaynaklarda geçen “Âdetin devam ettiği sürece namazı bırak, sonra boy abdesti al ve namaz kıl” (Buhârî, Hayız 19, 24; Müslim, Hayız 62) hadisi, bu ekol için tartışmasız bir amel sınırıdır.

Madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde ise çağdaş/reformist hocaların eleştirileri yükseliyor. Bu kanat, geleneksel fıkha sızmış bazı yorumların, İslam öncesi Yahudi kültürü veya Cahiliye örfündeki “kadını tecrit etme, kirli sayma” reflekslerinden beslendiğini iddia ediyor. Onlara göre, Kur’an-ı Kerim’de namazın ön şartlarını eksiksiz sayan Maide Suresi 6. ayette hayız durumu zikredilmemiştir. Bakara 222’deki yasak ise yalnızca eşsel yakınlaşma ile sınırlıdır. Bu hocalar, “Namazı bırak” yönündeki hadislerin, o dönemin çöl şartlarındaki hijyen yetersizlikleri ve kadınların maruz kaldığı konforsuzluk sebebiyle verilmiş geçici bir izin olduğunu, zamanla bu iznin katı bir “yasaklama fıkhına” evrildiğini savunuyorlar. Onların gözünde kadın, en kırılgan ve manevi desteğe en muhtaç olduğu anda Yaradan’ından uzaklaştırılmamalıdır.


Her iki tarafın da delillerini alt alta koyduğumuzda ortaya net bir tablo çıkıyor; iki taraf da kendince haklı dayanaklara sahip. Peki, bu fikir zenginliği veya karmaşası karşısında sıradan bir kul olarak bizim “karar noktamız” ne olmalıdır?

Mesele bir inanç ve niyet meselesi olduğunda, Hz. Peygamber’in pusulası devreye giriyor: “İyi olan nefsin tatmin olduğu, kalbinin huzur bulduğu şeydir; kötü olan ise insanlar sana fetva verseler de içini tırmalayan, göğsünde tereddüt bırakan şeydir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 227) İslam düşüncesinde kesinliğin (kat’iyetin) bittiği ve içtihadın başladığı yerde, bireysel sorumluluk ve samimiyet başlar. Bir kul, canının kolayına geldiği için değil de, delilleri dürüstçe tartarak kalbini mutmain kılan tarafa yöneldiğinde, “Bir müctehid hata etse bile bir sevap alır” (Buhârî, İ’tisâm 21; Müslim, Akdıye 15) fehvasınca ilahi şemsiyenin altında güvendedir.

Buradaki esas, niyetimizin dürüstlüğüdür. Kendimize sormamız gereken soru şudur: Biz bu dönemde namaz kılarken ya da kılmazken, kapitalist sistemin “her koşulda üreten ve yarışan robot kadın” dayatmasına mı eklemleniyoruz, yoksa fıtratımızın sesini dinleyip teslimiyeti mi seçiyoruz? Veyahut, geleneksel formların içindeki “kirlilik” algısından incinip Rabbimizle bağımızı samimiyetle koruma aşkıyla mı secdeye gidiyoruz?

Neticede, dinin koyduğu sınırlar insanı kendi doğasıyla barıştırmak içindir. Kul, taklitçi bir zihniyetten sıyrılıp, kendi içsel terazisinde Allah’ın rızasına en uygun gördüğü delile tutunduğu an, fıtratın ritmini yakalamış demektir. Çünkü niyet Allah’ın rızası olduğunda, kulun ameli de, o amelden gösterilen şefkatli muafiyet de zayi olmayacaktır. Allah kullarına zulmetmez. Kimseye de kaldıramayacağı yükler yüklemez. Bu nedenle, bu gibi konularda her iki kesimi dinleyerek ve kalbimize bakarak karar vermek bireyin sorumluluğundadır. Bazı konularda kesin fetva vermek, o konuda söylenen fetvayı birebir uygulayanların da hakkına girmektir ki bu çok dikkat edilmesi gereken bireydir. O nedenle amacım burada her iki kesimi de objektif olarak kaleme almak ve zihninizde bir düşünce penceresi açmaktı. Gerçeği elbette Rabbim bilir. Allah-u Alem.

Türkan Beyaz

Kaynakça

1. Kur’an-ı Kerim Ayetleri:

 • Bakara Suresi, 2:222: Hayız döneminin “eza” (rahatsızlık) olarak tanımlanması ve eşsel yakınlaşma sınırı.
 • Maide Suresi, 5:6: Namazın ön şartları, abdest, boy abdesti ve teyemmüm hükümleri (Çağdaş ekolün “eksiksiz şartlar” argümanı).

2. Hadis-i Şerif Kaynakları:

 • Buhârî, Kitâbu’l-Hayız, 19 ve 24; Müslim, Kitâbu’l-Hayız, 62: Hz. Peygamber’in Fatıma binti Ebî Hubeyş’e yönelik “Âdetin devam ettiği sürece namazı bırak, sonra boy abdesti al ve namaz kıl” emri (Geleneksel fıkhın temel dayanağı).
 • Müslim, Kitâbu’l-Hayız, 14: Hz. Aişe’nin adetliyken Hz. Peygamber ile aynı kaptan su içtiğine dair aktarımı (Kadının maddeten pis olmadığının delili).
 • Buhârî, Kitâbu’l-İdeyn, 15-20; Hacc, 81: Ümmü Atiyye’den nakledilen, adetli kadınların bayram namazgâhına çıkıp duaya katılması fakat namaz kılınanların gerisinde durması hadisi (Çağdaş ekolün “sosyal/dinî hayattan dışlanmama” delili).
 • Buhârî, Kitâbu’l-İ’tisâm, 21; Müslim, Kitâbu’l-Akdıye, 15: “Hâkim içtihat eder de hata ederse bir sevap, isabet ederse iki sevap alır” hadisi (Farklı içtihatların meşruiyet zemini).
 • Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 227: “İyi olan nefsin tatmin olduğu şeydir; kötü olan ise insanlar sana fetva verseler de içini tırmalayan ve göğsünde tereddüt bırakandır” hadisi (Bireysel vicdan ve karar noktası delili).


Yorumlar

Popüler Yayınlar