Gerçeği Kim Koruyacak?
Artık son bölüme geldik ve en başından beri sorduğum soruyu yineleyerek devam edeceğim: Dijital çağda özne olmak hâlâ mümkün mü?
Sistemi güncel örnekler üzerinden kaleme alarak beraberce tanıdık diye düşünüyorum. Buradan hareketle en önemli kararlardan biri olan “hayır” demeyi konuştuk. Özel hayatın nerede başladığını, verinin nerede silah haline geldiğini görmüş olduk. En azından Şimdiye kadar daha iyi anlamış olacağınızı var sayıyorum. Eğer hala aklınızda soru işaretleri varsa aslında bu iyiye işarettir. Unutmayın, düşünmek için önce soruların var olması gerekir. Şimdi ise son soruya geliyoruz: Tüm bu tablo içinde bilginin teyidi kime ait? Gerçeği kim koruyacak? Ve bireyin elinde ne kalıyor?
Teyit mekanizmaları kimin elinde?
“Doğru bilgi” diye bir kavram var ve bu kavramın etrafında büyük bir güç savaşı dönüyor. Gazetecilik tarihsel olarak bu görevi üstlendi. Bağımsız, araştıran, sorgulayan gazetecilik. Ama bugün ana akım medyanın büyük bölümü ya bir sermaye grubuna ya da siyasi bir iktidara yakın duruyor. Bağımsız kalan sesler ise dijital platformların algoritmalarında görünmez kılınabiliyor, reklam geliri kesilerek susturulabiliyor ya da “dezenformasyon” yasaları kapsamında hedef alınabiliyor.
Peki vatandaş ne yapacak? Birden fazla kaynaktan okumak, teyit platformlarını kullanmak, bir haberin kim tarafından, hangi amaçla yayıldığını sormak. Üstelik bunlar artık bir seçenek değil, zorunluluk. Çünkü bilgiyi teyit etmeden paylaşmak, farkında olmadan bir sistemin parçası olmak demektir. Kabul edelim ya da etmeyelim sistemin dışında kalmak artık çok zor. Burada bize düşen yapmamız gerekenin ciddiyetini kavramak. Her birimiz, bir diğerinden sorumluyuz.
Algoritma bizi bölüyor ve zannedildiği gibi farkında olmadan değil, bilerek ve isteyerek yapıyor.
İkinci yazıda Cambridge Analytica’dan bahsetmiştim. Şimdi bir adım daha ileri giderek düşüncemi paylaşıyorum: Veriler sadece bizi tanımlamak için değil, bizi birbirimizden ayırmak için de kullanılıyor.
Sistemler hassas noktalarımızı biliyor. Neye öfkelendiğimizi, neye korktuğumuzu, hangi konuda tahammülümüzün azaldığını. Bu noktaları hedefleyerek bizi kutuplaştırıyor; sağ-sol, dindar-laik, milliyetçi-kozmopolit. Bölünmüş toplumlar daha kolay yönetilir. Birbirine güvenmeyen insanlar, sisteme daha bağımlı hale gelir.
Vefayı, dostluğu, dayanışmayı yok etmek ; bu bir yan etki değil, bir sonuçtur. Farkında olmak, bu tuzağa düşmemek için ilk adımdır.
Peki birey ne yapabilir?
Burada teoriden çıkıp pratiğe girmek istiyorum. Kendi adıma neler yaptığımı paylaşayım; bir reçete gibi düşünmeyin. Kendi hayat yolculuğumda, kendimi ve değerlerimi muhafaza etmek adına aldığım kararlar ve yaptığım uygulamalar. Elbette herkesin kendi yöntemi, yolu farklı olacaktır. Ben burada örneklendirme yapmak için yazıyorum.
Bir bilgiye çok hızlı ve çok güçlü duygusal tepki verdiğimde, duruyorum. O an, tam olarak sistemin istediği andır. Teyit etmeden paylaşmıyorum. Çok öfkeli hissediyorsam sosyal medyadan uzaklaşıyorum. Daha sakin ve rasyonel düşünmek için. Bu kaçmak değil, kendime dönmek. Böylelikle olan her şey hakkında daha doğru analizler yapabiliyorum. Öfkenin insan psikolojisi üzerindeki kararlarını nasıl etkilediği konusunda lütfen siz de bol bol okumalar ve alıştırmalar yapın. Sadece sosyal medya veya diğer haberlerde değil, yaşam kaliteniz açısından da çok işe yarıyor. Neticede hayat büyük adımlarla değil, küçük kararların doğru ve devamlı olanları ile daha sağlam ilerliyor. Bu arada bu benim tespitim değil, birçok araştırmacının ulaştığı bir sonuç.
Değiştirebileceğim şeyler üzerine yazıyorum. Bağımsız platformlara geçiş yapıyorum. Yazdıklarımı arşivliyorum çünkü dijital platformlar kalıcı değil. Basılı yayına önem veriyorum; kitap, algoritmanın ulaşamadığı yerdir. Sosyal bağlarımı güçlü tutuyorum. Arkadaşlarımla buluşuyorum. Hatta çocuklarla vakit geçirmek çok iyi hissettiriyor. Bazen sevdiğim müzikleri açıp öylesine çevreyi izliyorum. Doğayla bağımı koruyorum. Çiçek yetiştirmek bana iyi hissettiriyor. Kitap okuyorum. Resim yapıyorum. Yani bana ne iyi geliyorsa. Sonuçta toparlarsam ;bunların hepsi aslında aynı şeyi söylüyor: Ekran kapandığında geriye ne kalıyor? İnsan ilişkileri. Dokunulan hayatlar. Üretilen anlamlı şeyler.
Bireysel özgürlük, yalnız kalmak değildir
Bunu özellikle söylemek istiyorum çünkü yanlış anlaşılabilir. “Sisteme hayır de, bağımsız ol” derken kastettiğim, kendi kabuğuna çekilmek değil.
Bireysel özgürlük, yalnızca kendi ev sınırlarımız içinde değil; her alanda saygıyla, iyilikle, merhamet ve sorumlulukla yayılan bir şey. Bireyselleşmek, başkasının hayatını yok ederek değil ; birbirimizin haklarını da koruyarak, el ele ilerleyerek mümkün.
Kötülükler ancak iyilik artırılarak azalır. Herkes yapıyor diye vazgeçmek, kendi varoluşumuza ihanettir. Bu dünyadan geçiyoruz ; varlığımızın anlamı bir başkasının hayatına dokunmak, iyilikleri çoğaltmak olmalı. Öyle olmadığında yaşanılan kaotik durumlar ortada.
Bölmek isteyenler bunu biliyor. Verilerle hassas noktalarımızı tanıyor, manipüle ediyor, vefayı ve beraberliği yok etmeye çalışıyor. Önemli olan tüm bunları bilerek güçlenmek. Birlikte. Beraberce.
Dijital çağda özne olmak mümkün mü?
Dört yazı boyunca bu soruyu taşıdım. Cevabım şu: Evet, mümkün. Ama bedeli var.
O bedel korku değil ; farkındalık. Rahatlık değil ;sorumluluk. Sessizlik değil ; doğru anda, doğru şekilde konuşmak.
Sistem bizi nesneye dönüştürmek istiyor. Buna karşı durmak için büyük bir isyana gerek yok. Her gün verilen küçük kararlar yeterli. Neyi okuduğunuz. Kime inandığınız. Nerede durduğunuz. Hangi veriye onay verdiğiniz.
Özne olmak, bir eylem değil ; sürekli yenilenen bir tercih. Yazımın en başından beri dediğim gibi, çocuklarımız için nasıl bir dünya hayal ediyorsak,seçimlerimizi ona göre yapmalıyız. Çünkü şu an onların geleceğini inşa eden kararları biz veriyoruz.
Güzelliklerin, iyiliklerin, merhametin ve iyi insan olma erdeminin çoğaldığı bir dünya hayal ediyorsak, sistem karşısında konfor alanından feragat etmek, gerçek bir savaş bence bu dönemde …
Türkan Beyaz
Mayıs, 2026
Yorumlar
Yorum Gönder