Hayır Diyebilmek Üzerine



Ben bu sabah ne kadar “ben”im? Bir önceki yazımda bu soruyu merkeze alarak ilerlemiştim. Bu yazı serisi 4 tane olacak ve bu ikincisi olarak devam ediyorum. 

Şimdi yeni soru üzerinde düşünelim: “ben” olmak için, ne yapmak gerekiyor?

Bu soruyu kendimize sormak hayatımız ile ilgili karar verirken çok önemli bir merkezde duruyor. Neticede sisteme alışmak, zamanla sorgulamayı da unutturuyor. Sabah uyandığında telefonu açmak, bildirimlere bakmak, algoritmaya teslim olmak o kadar olağan hale geliyor ki, bunun bir tercih olduğunu hatırlamıyoruz bile. Oysa her alışkanlık, aslında tekrarlana tekrarlana, görünmez kılınan bir karardır.

O zaman ilk adım ne olabilir diye düşündüm: Sistemi doğru okumak elbette. 
Sistemi okumak, komplo teorisi üretmek değildir. Burada sistemi doğru okumak derken de doğru soruları sorarak işe başlayabiliriz. 
Bu platform neden ücretsiz? Bu yasa kimin işine yarıyor? Bu “kolaylık” bana ne kadar görünürlük sağlıyor, karşılığında ne alıyor? Sorular biraz rahatsız edici geldi, değil mi?Ama rahatsızlık, düşüncenin başladığı yerdir. Rahatsız olmuyorsak, bizi rahatsız etmiyorsa, esas o zaman endişe edilmesi gerekir diye düşünüyorum. Bu, düşünmeme, sorgulamama ve de fark etmeme halidir çünkü.

Soruları sorup not almanızı tavsiye ederim. Çünkü problemler gözle görülür tanımlamalara dönüştüğünde, çözüm için daha motive olabiliriz. 
İkinci adım ise : Hayır diyebilmek.
Hayır demek, her şeyi terk etmek değil. Neye, neden, hangi koşulda “evet” dediğini fark etmektir. 
Kendi adıma somut bir örnek vereyim. 2014’ten bu yana Instagram kullanıcısıyım. Orada yazdım, paylaştım, bir topluluk kurdum. Hesabım herkese açık, imzalıyım, hiçbir şeyi saklamıyorum. Ama Türkiye’de sosyal medya platformlarına e-Devlet kimliğiyle giriş zorunluluğu gündemine geldiğinde zihnimde bu sorular oluştu ve içimde bir şey durdu.
Bu onayı vermeyeceğim.
Çünkü mesele anonimlik değil. Ben zaten görünür biriyim — adım var, görüşüm var, yazdıklarımın arkasındayım. Ama kamusal alanda söylediklerimin ötesinde bir şey var: nerede olduğum, kime mesaj attığım, hangi saatte ne aradığım, hangi haberi okuduğum veya bana özel kişisel alanları ile ilgili danışanların problemleri.Bunlar benim özel hayatıma ait veriler. Ve dijital kimliğimi devlet sistemine bağladığım anda, bu verilerin tamamı görünür bir havuza akıyor. Üstelik bu havuzun kimin elinde olduğunu, hangi amaçla kullanıldığını, hangi yapay zeka sistemlerinin bu veriyi işlediğini bilmiyorum. Kimse bilmiyor.
Üstüne bir de şunu ekleyeyim: Yıllardır içerik üretiyorum. Bu içerikten herhangi bir gelir elde etmiyorum. Yani sistem benden hem emeği hem veriyi alıyor. Karşılığında ne veriyor? “Ücretsiz platform” deniyor. Ama hiçbir şey gerçekten ücretsiz değil, sadece fiyatı para değil, veri olan bir alışveriş bu.

Peki biz ne kadar değerliyiz bu sisteme?
Unutmayın, sayısal veriler kıymetlidir bunu sistem çok iyi biliyor, biz çoğu zaman unutuyoruz. Bugüne kadar milyarlarca kullanıcının varlığı sayesinde Meta ve benzeri şirketler dünya tarihinin en büyük reklam gelirlerini elde etti. Siz hiç ücret ödemeden platforma giriyorsunuz, evet. Ama her gün izlediğiniz reklam, durduğunuz gönderi, tıkladığınız içerik , bunların tamamı bir gelire dönüşüyor. Üstüne bir de mavi tik gibi ek özellikler için artık ücret alınıyor. Yani önce verilerinizle para kazandılar, şimdi bir de görünürlüğünüz için ödeme istiyorlar.
Ama asıl çarpıcı olan şu: Mavi tik almayan, hiçbir şey için para ödememiş sıradan bir kullanıcı bile sistemin gelir modelinin parçası. Var olmanız yeterli. İzlediğiniz her reklam sisteme gelir.
 Bu durumda şunu sormak gerekiyor: Milyonlarca kullanıcının aynı anda “hayır” demesi, bu şirketler için ciddi bir gelir kaybı değil midir? Ve bu kayıp, onları devletlerle müzakerede farklı bir masaya oturtmaz mı?

Peki bu veriler sadece reklam için mi kullanılıyor?
Bunu kim söyleyebilir? Cambridge Analytica davasını hatırlıyor musunuz? Facebook kullanıcılarının verileri izinsiz olarak toplandı, işlendi ve seçim kampanyalarında insanları belirli siyasi tercihlere yönlendirmek için kullanıldı. Bu bir komplo teorisi değil , ABD’de mahkemede kabul edilmiş, belgelenmiş bir gerçek. Üstelik seçimleri etkiledi.
Şimdi şunu düşünün: Sabah uyandığınızda açtığınız ekranda gördükleriniz rastgele değil. Neyi ne kadar süre izlediğiniz, neye tıkladığınız, nerede durduğunuz ; bunların tamamı bir profil oluşturuyor. Ve o profil, size neyi göstereceğine karar veriyor. Zamanla siz algoritmayı değil, algoritma sizi şekillendiriyor. Seçmek istediğinizi sandığınız şey, aslında sizin için seçilmiş olabilir.
Bunu fark etmek rahatsız edici. Ama fark etmemek çok daha tehlikeli.

Meta bu onayı neden verdi?
Türkiye’deki e-Devlet uygulamasını Meta kabul etti. Başka ülkelerde böyle bir zorunluluk yok. Bu ne anlama geliyor? Şu: Yeterince kullanıcı baskısıyla karşılaştığında, bir platform devletle müzakere masasına farklı oturabilir. Milyonlarca insan bir platformu ciddi ciddi terk etmeye başlasa - Meta için bu görmezden gelinecek bir şey değil. Yani bireysel tercihler, kolektif bir güce dönüşebilir. Bu güç ne öfke ne isyan — sadece bilinçli, kararlı bir tercih.

Peki nereye gidilir?
Bunu söylerken herhangi bir platform için reklam yapmak istemiyorum. Ama “alternatif yok” algısı da doğru değil.
Mastodon, Substack, Ghost gibi merkeziyetsiz ya da bağımsız platformlar var. Bunlar nasıl çalışıyor? Büyük sosyal medya platformları tek bir şirkete ait verileriniz, görünürlüğünüz, sesiniz o şirketin algoritmalarına tabi. Merkeziyetsiz platformlarda ise sunucu tek bir şirkete ait değil; farklı topluluklar kendi sunucularını işletiyor. Bağımsız yayın platformlarında içerik üreticisi doğrudan okuyucusuyla buluşuyor , arada ne algoritma var ne de bir şirketin “bu içerik uygun mu?” sorusu.
Bu platformlar mükemmel mi? Hayır. Kitlesi daha küçük, alışkanlık gerektiriyor. Ama “seçeneğim yok” demek ile “seçeneğim daha küçük ama var” demek arasında büyük bir fark var.

Üçüncü adım: Haber teyidi ve bağımsız medya.
Bilgi kirliliği çağında en tehlikeli şey neye inanacağını bilememek değil , neye inanacağını sorgulamayı bırakmak. Yine burada da sormadan geçemiyorum: Teyit mekanizmaları kimin elinde? Hangi bilginin doğru, hangisinin yanıltıcı olduğuna kim karar veriyor? Bu soruyu bir sonraki yazıya bırakıyorum, orada çok daha derin bir mesele var.

Dördüncü adım: Bireysel hakları toplu kullanmak.
İsyandan bahsetmiyorum. Şiddetten, öfkeden, kutuplaşmadan değil. Sakin, kararlı, kolektif bir irade kullanımından bahsediyorum.
Bir platformu terk etmek bir irade kullanımıdır.
 Bir yasayı okuyup sorgulamak bir irade kullanımıdır. 
Tüketici olarak bir ürünü reddetmek, bir seçimde sandığa gitmek, bir dilekçeyi imzalamak ; bunların hepsi sisteme “seni görüyorum ve sana koşulsuz onay vermiyorum” demektir.
Demokrasiler yalnızca seçimlerle yaşamaz. Her gün verilen küçük kararlarla, tercihlerle, duruşlarla yaşar.

Şunu unutmamanızı rica ediyorum: Çocuklarımız için hayal ettiğimiz dünya ne ise, bugün aldığımız kararlar o dünyanın inşasıdır. Sistemi sorgulamadan her şeye “tamam” dersek , ileride eleştirme ve şikâyet etme hakkımız gerçekten olabilir mi? Yoksa o noktada sadece kendi onayımızla örülmüş bir dünyanın içinde mi buluruz kendimizi?
Hayır demek, yıkmak değil. Hayır demek, var olmaktır. Gerektiği zamanlarda hayır deme gücünüzü kullanmaktan vazgeçmemeniz temennisi ile.
Türkan Beyaz
Mayıs, 2026

Yorumlar

Popüler Yayınlar