Türk Kadınına Yapılan “Kendine Yabancılaştırma” Sistemi
Bir fikrin kendi sahibine “yabancı” gösterilmesinden daha büyük bir zulüm var mıdır?
Türk kadınının eşitlik mücadelesi bugün hâlâ “Batı’dan ithal bir fikir” olarak yutturulmaya çalışılmakta. Oysa tarihsel kayıtlara bakanlar için tablo son derece açıktır: Türk kadını eşitliği Batı’dan öğrenmedi. Tersine, kendi öz kültüründe zaten sahip olduğu bir şeyi, yüzyıllar içinde bizzat “kendi devleti” adı altında kurulan bir saray sistemi tarafından elinden alındı. Bu bir ilerleme hikâyesi değil, bilinçli bir geriye gidişin hikâyesidir. Bugün bize “bizim kültürümüz” diye sunulan - kadının evde durması, çocuk bakması, eşine hizmet etmesi vb. çoğaltılabilir - bu tarz kodların hiçbiri Türklerin özünden gelmiyor. Bunlar, bir imparatorluğun bekasını sürdürmek için tasarlanmış siyasi bir sistemin kalıntısıdır.
Göktürk yazıtları incelendiğinde şunu görürüz : Bozkır Türk geleneğinde Hatun, kağanın yanında değil, kağanla birlikte yönetti. Emirnameler yalnız kağanın adına değil, kağan ve hatunun ortak imzasıyla çıkardı. Elçi kabul törenlerinde, Kurultay’da, savaş kararlarında kadının sesi vardı ve bu sembolik bir ses değildi.
Orhun yazıtlarında bu gerçeği bizzat hükümdarın ağzından okuyoruz: “Türk milleti yok olmasın diye Tanrı tarafından hatunu İl Bilge Hatun ile birlikte tahta çıkarılmıştır.” Tahta tek başına değil, birlikte. Bu bir nezaket ifadesi değil, törenin ta kendisidir.
Dede Korkut hikâyelerinde kadın ok atar, kılıç kullanır, güreşir. Banu Çiçek, kendisiyle evlenmek isteyen Bamsı Beyrek’e güreşte yenilme şartını koyar. Seçim hakkı kadındadır; ölçüt güzellik değil, güçtür. Göçebe toplumda kadının kendi damgası, kendi mührü, kendi mal varlığı üzerinde doğrudan tasarruf hakkı vardı.
Dahası, Türklerde esas olan tek eşliliktir. Araştırmacılar eski Türk dilinde çokeşliliği karşılayan bir sözcüğe bile rastlayamamıştır. Hakan için siyasi zorunlulukta ya da çocuksuzlukta istisna mümkündü lakin o istisna bile birinci eşin rızasına bağlıydı. Arap, İran veya Bizans geleneğinde böyle bir koşul yoktur.
14. yüzyılda Anadolu’yu gezen İbn Battuta, Faslı bir Müslüman seyyahtır. Türk kültürünü yüceltmek gibi bir derdi yoktur. Aksine, gördükleri onu şaşırtır. Seyahatnamesine şunu düşer: “Bu yörede gördüğüm ilginç tutumlardan biri de erkeklerin kadınlara gösterdikleri aşırı saygıdır. Bu memlekette kadınlar erkeklerden üstündür!” Ve ekler: “Öyle olur ki bazen kadınlara erkekleriyle beraber rastlarsınız da ‘şu adam bu hatunun hizmetkarı olmalı’ dersiniz.” Gezdiği hiçbir yerde kadına bu kadar itibar edildiğini görmemiştir. Bu da onu çok şaşırtmıştır.
İslamiyet öncesi dönemde cinsiyet ayrımının hat safhada olduğu pek çok medeniyetin ortasında Türk kadını ve erkeği, yaşamın birçok alanında neredeyse eşit düzeyde yer almıştır. Uygur coğrafyasında kadınların mahkeme başkanlığı yaptığı bile kayıtlara geçmiştir.
Osmanlı’nın kuruluş döneminde bu gelenek kısmen sürdü. Türk soylu ailelerle kurulan evlilikler, padişahla o ailenin akrabalık bağını beraberinde getiriyordu. Ama bu paylaşım, mutlak otoritenin önündeki en büyük engeldi. Çözüm hazırdı: köksüz, ailesi olmayan, saraydan başka gidecek kapısı bulunmayan cariyeler.
Cariye hukuken köleydi. Nikah bile yapılsa mehir hakkı, boşanma hakkı, miras — bunların hiçbiri onun için geçerli değildi. Özgürlüğünün tek yolu efendiye çocuk doğurmaktı. Hür Türk kadını için böyle bir “özgürleşme sözleşmesi” söz konusu bile değildi; özgürlüğü başlangıçta vardı zaten.
Fatih döneminde büyük memurluklar Türk ailelerinden alınıp devşirmelere verildi. Türk soylu erkeğin nüfuzu kırılınca, Türk soylu kadın da sahnede kalamazdı. Türk kadını bizzat güçlü olduğu için dışlandı yani zayıf ya da yetersiz olduğu için değil.
Adı konulmamış bir devrimdi bu. Yavaş yavaş, fark ettirilmeden hayata dahil edilen.
Cariye sistemi, harem hiyerarşisi, kadının kamusal alandan silinmesi — bunların hiçbiri Orta Asya bozkırından gelmiyor. Bunlar Bizans saray protokolünün ve İran bürokrasisinin süzgecinden geçip Osmanlı merkeziyetçiliğine uyarlanmış, sonra “gelenek” adı altında taşlaştırılmış unsurlardır. Altı yüzyıl boyunca halka Türk kültürüymüş gibi sunuldu.
Bugün Türk kadınına “eşitlik isteği Batı’dan geliyor” denildiğinde yapılan şey tarihin ikinci kez çarpıtılmasıdır. Birincisinde Türk kadınının hafızası elinden alındı. İkincisinde, o hafızayı geri isteyenler yabancı ilan edildi.
Eşitlik Türk kadınına dışarıdan dayatılmadı. Türk kadınının eşitliği, dışarıdan dayatılan bir sistemle elinden alındı.
Cumhuriyet o sistemi yıkmaya başladı. Ama altı yüzyılda inşa edilmiş bir toplumsal hafıza kolay düzelmiyor. Tam da bu yüzden kadınlar, tarihini okumalı. Kendi öz kimliğini, kendi öz vatanında aramalı. Çünkü aradığı şey çok uzakta değil zaten o hakları hep vardı. Atatürk “Muhtaç olduğun kuvvet damarlarında asil kanda mevcuttur” derken tam da bahsettiği buydu. Kendi özümüzde bağımsız, eşit ve hür….
Türkan Beyaz
Kaynaklar
Osmanlı Kaynakları:
Âşıkpaşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osmân — Osmanlı’nın kuruluş dönemini anlatan, Bacıyân-ı Rûm zümresinden söz eden tek birincil kaynak.
Peçevî İbrahim Efendi, Peçevî Tarihi — Kanuni Sultan Süleyman’dan IV. Murad dönemine (1520-1640) uzanan Osmanlı siyasi tarihi için temel kaynak.
Modern Araştırmacı Kaynaklar:
Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ — Fatih sonrası merkezileşme, devşirme sisteminin kurumsallaşması ve Türk soylu ailelerin tasfiyesi.
İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü — Bozkır Türk geleneğinde tek eşlilik ve kadın statüsü.
Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş — İslamiyet öncesi Türk aile yapısı ve kadın-erkek ilişkisi.
Leslie P. Peirce, Harem-i Hümayun: Osmanlı İmparatorluğu’nda Hükümranlık ve Kadınlar — Harem kadınlarının siyasi gücünün kaynakları ve 16-17. yüzyıldaki dönüşümü. (Not: Peirce bu süreçte cariye kökenli bazı kadınların önemli siyasi güç kazandığını belgeler; tablo tek boyutlu değildir.)
Orhun Yazıtları / Göktürk dönemi birincil kaynakları — Hatun’un devlet yönetimindeki eşit konumu için.
Yorumlar
Yorum Gönder