Birini Sevmeniz, Onunla Yürüyebileceğiniz Anlamına Gelir Mi?
İki insanın birbirini çok sevmesi, yan yana yürümeyi başarabilecekleri anlamına gelir mi? Özellikle son dönemde şahit olduğum birçok ilişkinin sonlanmasına sebep olan ve belki de tarafların farkında bile olmadığı bir durumdan bahsetmek istiyorum.
Günümüz ilişkilerinin en büyük problemlerinden biri, sevginin tek başına her yarayı saracağı inancıdır. Bir bakıma doğrudur çünkü sevgi temelli ilişkilerde sorumluluk almayı ve çözüm üretmeyi seçenler elbette var. Lakin bahsetmek istediğim şey, bunu tercih etmeyenlerin altındaki sebepler. İyi bir gözlemciyseniz; birbirini canından çok sevdiğini iddia eden ama "kimin haklı olduğu" savaşında birbirini tüketen çiftleri yakınlarınızda ya da çevrenizde sıklıkla görebilirsiniz. Bu yıkıcı döngünün altında çoğu zaman farkında bile olmadığımız bir “dış onay bağımlılığı” yatmaktadır. Elbette ilişkiler tek başına bununla açıklanamaz lakin en büyük etkenlerden biri de budur diyebilirim.
Psikolojik açıdan bakıldığında, bir ilişkide sürekli "haklı çıkma" gayreti, aslında kişinin kendi içindeki görülmeme, yetersizlik ve değersizlik korkusuna karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır. Olaylardaki tetikleyicilerimiz, çocukluktan getirdiğimiz kırılganlıklarımızla doğrudan ilgilidir. Kişi, haksız olduğunu kabul ettiğinde varlığının veya değerinin eksileceğini algılar. Ortada olgunlaşmamış bir refleks vardır.
Dış onay bağımlılığı ise kişinin kendi varoluşunu ve değerini ancak bir başkasının takdiri, kabulü ve onayı üzerinden ölçebilmesidir. Tam bu noktada mizaç dinamikleri ve karakter yapıları devreye girer. Aldığım eğitimlerde, mizaç yapılarının bu süreçlerde ne denli etkili olduğunu yakından inceleme fırsatı buldum. Burada detaylarına boğmayacağım ama mizaca göre tutumların değiştiğini, daha doğrusu olayları anlamlandırma ve yorumlama farklarının ortaya çıktığını söyleyebilirim.
Özellikle imaj, başarı veya kusursuzluk odaklı mizaç yapılarına sahip bireyler için "haksız olmak", sadece basit bir hata yapmak anlamına gelmez; doğrudan "yetersiz, değersiz veya kusurlu" olmakla eşdeğer algılanır. Kişi, kendi içsel kaynağıyla bağ kuramadığı için partnerinin gözündeki o "haklı ve hatasız" imajını ne pahasına olursa olsun korumak zorundadır.
Oysa ilişki olgunluğu; kişinin kendi duygusal sorumluluğunu alabilmesini, tetiklendiği anlarda parmağıyla karşı tarafı göstermek yerine "Bende şu an ne oluyor, hangi eksiklik tetiklendi?" diyerek kendine dönebilmesini gerektirir. Önce kendisiyle bağ kuramayan, kendi iç sesini dinleyemeyen ve "birey" olamayan bir insan, ilişkide bir çözüm ortağı değil, sürekli onaylanma bekleyen bir “haklılık avcısı” haline gelir. Çözüm odaklı olmak yetişkin bilincini; onay arayışıyla girilen haklılık yarışı ise çocuksu bir savunma cephesini temsil eder.
Ancak işin bir de diğer yüzü vardır ve çoğu zaman gözden kaçar. Bu haklılık savaşında tek başına "avcı" olan yoktur; karşısında çoğunlukla, tartışma çıkmasın diye sürekli geri adım atan, kendi doğrusunu ve ihtiyaçlarını yeri geldiğinde öteleyen, diğerinin onay açlığını besleyen "barış elçisi" durur. Bu kişi, çatışmayı büyütmemek adına susar, sınırlarını çizmeyi bırakır ve zamanla ilişkinin duygusal tamponuna dönüşür. Oysa sağlıklı bir ilişkide tek taraflı fedakârlık, görünürde hali hazırdaki o anlık huzuru sağlasa da uzun vadede iki tarafa da kaybettirir. Biri sürekli alarak doyumsuzlaşır, diğeri sürekli vererek tükenir. Dolayısıyla denge, yalnızca haklılık bağımlısının değil; sınır koymayı beceremeyen, "hayır" diyemeyen ve kendi varlığını ilişkiye feda eden tarafın da sorumluluk almasıyla mümkündür. Çünkü gerçek birliktelik, birinin sürekli tahakküm kurup diğerinin boyun eğdiği bir güç dengesizliği değil; birbirine eşlik etme cesaretini gösterdiği yürüyüştür.
Bu onay bağımlılığı ve güç savaşını felsefi açıdan düşündüğümüzde, Hegel’in meşhur "Efendi-Köle Diyalektiği" akla gelir. Hegel’e göre insan bilinci, varlığını kanıtlamak için bir başka bilincin onu "tanımasına" ihtiyaç duyar. Dış onay bağımlısı birey de bu tanınma arzusuyla hareket eder. Ancak trajik olan; ilişkideki bitmek bilmeyen "Ben haklıyım" dayatması, karşı tarafın bilincini tahakküm altına alma, onu kendi doğrusunun zoraki onaylayıcısı yapma arzusudur. Karşı tarafı ezerek veya manipüle ederek elde edilen bir haklılık, gerçek bir tanınma getirmeyecektir. Çünkü iradesi zedelenen birinin sizi özgürce onaylaması artık mümkün değildir.
Jean-Paul Sartre, dış onay bağımlılığının felsefi çıkmazını daha da ileri götürür ve ötekinin bakışının bizi nasıl nesneleştirdiğini anlatır. Kişi, değerini tamamen dışarıya bağladığında, Sartre’ın deyimiyle "kötü niyet" (mauvaise foi) içine düşer. "Ben haklıyım, çünkü sen beni böyle tetikledin" demek, kendi özgürlüğünün ve tepkilerinin sorumluluğunu ötekine fatura etmektir. Kendi varoluşunun merkezini ötekinin onayına sabitleyen insan, özgür bir birey değildir; başkasının onayına kendi kendini mahkûm etmiştir.
Oysa Spinoza’nın bahsettiği, bizi edilgen kılan bu tutkulardan ve dışarıya bağımlı olma halinden kurtulmanın yolu, aklın ışığında kendimizi ve içsel güçlerimizi anlamaktan geçer. Gerçek ilişki olgunluğu, partnerimizi kendi eksik değer duygumuzu tamamlayacak bir onay mercii olarak görmek değil; onun farklılığını kabul ederek yan yana durabilmektir.
Sevgi bir potansiyeldir; ancak bu potansiyelin sağlıklı bir ilişkiye dönüşmesi için "önce birey olmak" şarttır. Kendini dinlemeyi bilen, kendi sınırlarının ve mizacından gelen yaralarının farkında olan insan, dışarıdan gelecek geçici onayların peşinde koşmaz. Dolayısıyla haklılığın getirdiği sahte zaferle de ilgilenmez.
Bir ilişkide güç savaşı ve onaylanma isteği başladığında sorulması gereken soru "Kim haklı?" değil, "Ben kendi içimde hangi boşluğu senin onayınla doldurmaya çalışıyorum?" olmalıdır. Çünkü günün sonunda dışarıdan dilenilen onay sadece geçici bir ego tatmini sağlar; oysa içeriden inşa edilen bir birey olmak, insanı hem özgürleştirir hem de gerçekten sevebilmeyi öğretir.
Kendinize sorun; ben gerek duygusal gerek arkadaş ilişkilerimde, dengede miyim yoksa dengede olduğumu zannediyor muyum?
Karşımdaki beni desteklemediğinde kendime yapılmış bir saldırı gibi mi algılıyorum yoksa sadece benimle aynı düşünmediğini kabul mü ediyorum ?
Karşımdaki insan farklı düşündüğünde onun hakkında kötü biri olduğunu mu düşünüyorum yoksa sadece farklı düşünen bir insan mı benim için ?
Bu soruları kendinizi ve çevrenizdekileri yargılamadan dürüstçe sorma cesareti bulduğunuzda, hayatınızda farkındalıkla ilgili bir fark yaratacaktır.
Türkan Beyaz
Yorumlar
Yorum Gönder