İçimizdeki Çocuğa Felsefi Bir Bakış



Üç aydır Kalbim Kitap Kulübü ve Martı Kitap Kulübü iş birliğiyle Yasemin Sungur önderliğinde seçilen kitapları hep birlikte okuyor, üzerine düşünüyor ve toplantılarda paylaşıyoruz. Bu ayın kitabı Stefanie Stahl'ın "İçindeki Çocuk Bir Yuva Bulmalı" adlı eseri. İlk üç bölümünü felsefi açıdan yorumlamaya çalıştım. Umarım keyifle okursunuz.


Psikoloji ve felsefe aslında birbirinden kopuk değil. İkisi de insanı anlama çabasının farklı kolları. Stefanie Stahl'ın "İçindeki Çocuk Bir Yuva Bulmalı" kitabı, tam da bu iki alanın kesiştiği yerde durmakta. 
Ben de bu yazıda, kitabın ilk üç bölümünü kendi felsefi süzgecimden geçirip, günlük hayattan örneklerle harmanlayarak sizlere aktarmak istedim. Amacım, herkesin anlayabileceği, samimi ve içten bir dille, bu kavramları hayatımıza nasıl dahil edebileceğimizi konuşmak.


Birinci Bölüm: İçsel Yuva ve Varoluşsal Kaygı

Herkesin içinde, kendini güvende ve huzurlu hissedeceği bir yere duyduğu özlemden bahseder kitap. Bu yuva aslında içimizde olması gereken; bize güven veren, bizi ayakta tutan bir duygudur. Ama çoğu zaman bu duygunun farkında bile olmayız. Ona sahip miyiz, değil miyiz, pek düşünmeyiz.

Bunun yerine o güvenliği dışarıda ararız. Partnerimizde, işimizde, arkadaşlarımızda… Yani hayatımıza kattığımız insanlarda. Kendi içimize, özümüze bakmayı unuturuz. Bunun neticesinde de yaşadığımız şey çoğunlukla, hayal kırıklığı. Çünkü dışarıda aradığımız şeyi ne kadar zorlarsak zorlayalım, karşımızdaki insan o boşluğu dolduramaz. Yazar burada, bu içsel arayışın kaynağının "içimizdeki çocuk" olduğunu söylüyor.

Bu konu bana varoluş filozoflarını hatırlattı. Onlar da insanın kendi varlığının anlamı üzerine düşünmeye başladığı yerde, kaygıyla karşılaştığını söyler. Mesela Kierkegaard, kaygıyı "özgürlük karşısında duyulan baş dönmesi" olarak tarif eder. Yani ne kadar özgürsek, o kadar kaygılıyızdır aslında. Bu kaygı bizi çepeçevre sarar. Biz de ondan kaçmak için sığınacak limanlar ararız. İlişkiler, iş, statü… Hepsi birer kaçış alanıdır.

Burada Sartre'ın "kötü niyet" kavramından da bahsetmek gerek. Birey, kendi sorumluluğunu üstlenmekten kaçıp dış faktörleri suçlayarak kendini kandırır. Mesela sınavlarına çalışmayan bir öğrenci, kaygısını bastırmak için soruların çok zor olduğundan yakınır. Elbette burada konumuz sınavlar değil, bunu sadece anlaşılması için basit ve somut bir örnek üzerinden vermek istedim. Asıl mesele, kaygısıyla baş edemeyen bir insan, ilişkilerinde sürekli karşı tarafı suçlar. Çünkü kendi içindeki huzursuzlukla yüzleşmek yerine, onu dışarıdakine yansıtmak daha kolaydır.

Düşünsenize: Duygusal ilişkisinde sürekli karşı taraftan bir şeyler bekleyen ama ne beklediğini açıkça söyleyemeyen birini. Neden söyleyemez? Çünkü kaybetme korkusu vardır. Bunun yerine karşısındakinden zihin okuması bekler: "Anlaması gerekirdi", "Beni tahmin etmesi lazımdı." Ama karşı taraf tahmin edemediğinde de suçlama başlar. Oysa aslında suçlanacak olan, kendi sorumluluğunu almamaktır.

Stefanie Stahl,  soyut kavramları "içsel yuva" ve "gölge çocuk" gibi herkesin anlayabileceği somut metaforlara dönüştürürerek açıklar. Amacı, kaygıdan kaçmayı bırakıp onunla yüzleşebileceğimiz bir dil yaratmaktır. Çünkü ne kadar kaçarsak kaçalım, içimizdeki o çocuk hâlâ bir yuva arar.


İkinci Bölüm: Kişiliğin Üçlü Yapısı ve Duyguların Dönüşümü

Kitabın ikinci bölümüne geldiğimizde, Stahl'ın Freud'un modern terapi yaklaşımından yola çıkarak kişiliği üç temel modele ayırdığını görüyoruz: Gölge Çocuk, Güneş Çocuk ve Yetişkin Ben. Bu üç modele baktığımızda, aslında Sigmund Freud'un yapısal kişilik modeliyle —yani psikoloji okuyanların az çok bildiği İd, Ego ve Süper Ego ile— doğrudan bir diyalog halinde olduğunu görürüz. Ancak Stahl'ın getirdiği yenilik, bu modelleri bir çatışma alanı olarak değil, daha çok bir ilişki olarak ele alınması gerektiği yönündedir.

Burada felsefi olarak Spinoza'nın "duyguları anlayarak onlara hükmetme" fikrinin güncel ve pratik bir yorumunu yapabiliriz. Peki bu ne demek? Spinoza ne der, bunu nasıl bağdaştırabiliriz?

Spinoza, dışsal bir nedenin etkisi altındayken ortaya çıkan duygulara pasif duygular der. Bunlara örnek olarak tutkular ve kederden bahseder. Bir olaya öfkelendiğimizde ya da korktuğumuzda, zihnimiz bu durumun yetersiz olduğuna —yani bulanık olduğuna— inanır. Olayın gerçek nedenlerini göremediğimiz için dış dünyanın etkisinde çok fazla kalır ve kırılgan hissederiz. Fakat zihnimiz yeterince açık ve netse, o zaman aktif duygular devreye girer. Örneğin sevinç ve özgürlük gibi. Yani, o duygunun arkasındaki gerçek nedenleri anladığımızda, o duygu üzerindeki edilgenliğimiz biter ve zihin kendi içsel gücüyle hareket etmeye başlar.

Bunu günlük hayattan bir örnekle açıklayayım. Duygusal bir ilişki yaşadığınız partnerinize, iş arkadaşınıza ya da çocuğunuza karşı çok öfke duyuyorsunuz diyelim. Spinoza'nın bakış açısına göre, eğer öfkenizin nedenlerini rasyonel olarak incelemeye başlarsanız —o kişinin karakterini, yetiştirilme tarzını, o anki şartlarını ve kendi beklentilerinizi bir dış gözlemci gibi görmeye çalışırsanız— işte o zaman bulanık olan öfke fikri yerini daha net, daha bilgisel bir anlayışa bırakır. Burada öfke duygusu yok olmamıştır; ama yıkıcı bir tutkudan, daha yapıcı bir zihinsel güce dönüşmüştür.

Stahl'ın bahsettiği budur. Gölge çocuğumuzu, güneş çocuğumuzu ve yetişkin ben'imizi göz önünde bulundurduğumuzda, duygularımızı daha rasyonel bir şekilde ele alabiliriz. Çünkü mesele duyguları bastırmak değil, onları anlamak ve dönüştürmektir.

Üçüncü Bölüm: Dogmaların Esareti ve Stoacı Felsefe

Kitabın üçüncü bölümüne geldiğimizde, Stahl çocukluk deneyimlerimizin bilinçaltımıza yerleşen dogmalardan bahsediyor. Mesela "Ben yetersizim" gibi. Yani burada aslında, dogmalar esaretinden söz ediyor. Bu dogmalar, gerçekliği algıladığımız birer gözlük gibidir. Gözlüğü taktığımızda dünyayı bir türlü görürüz, çıkardığımızda ise bambaşka.

Bu kısmı okuduğumda ek olarak , Epiktetos ve Stoacıların felsefesinden bahsetmek istiyorum. Epiktetos'un sözüyle başlayalım: "İnsanları huzursuz eden şey olaylar değil, o olaylar hakkında edindikleri fikirlerdir." Yani olay ile yorum arasındaki  boşluktan bahseder Stoacılar. Bu boşluk, aslında özgürlüğümüzün de başladığı yerdir.

Bunu gündelik hayattan basit bir örnekle anlatayım. Yağmurlu bir gün düşünün. Sizin belki o gün bir düğününüz var, belki çok önemli bir toplantınız. Yağmur sizin için öfke ve keder sebebidir: Düğün mahvolmuştur, toplantıya geç kalmışsınızdır, saçınız bozulmuştur, kıyafetleriniz ıslanmıştır. Ama aynı yağmuru bir çiftçinin gözünden düşünün. O, aylardır yağış beklemektedir. Yağmur yağdığında "Çok şükür" der, ekinleri suya doyacak, toprak bereketlenecektir. Olay aynıdır: Yağmur yağmaktadır. Ama yorumlama şekli, kişinin kendi bakış açısına ve beklentilerine göre değişir.

Stoacılar açısından bakıldığında, acılarımızın kökeninde yatan şey, işte bu sahte inançlar —yani dogmalar— ve dünyaya karşı ürettiğimiz katı tutumlardır. Mesela şöyle inançlar: "Herkes bana saygı duymalı", "Planlarım asla bozulmamalı", "Hayat her zaman adil olmalı". Ama hayat, bu kurallara uymadığında —ki çoğu zaman uymaz— biz hayal kırıklığına uğrar, öfkelenir, kederleniriz. Oysa olayları değiştiremeyiz. Ama onları yorumlama şeklimizi değiştirebiliriz. Bunu ne kadar erken fark eder, olaylara daha rasyonel yaklaşabilirsek, kendimizi daha özgür ve daha yeterli hissederiz. Bu, kişisel ilişkilerimiz açısından da böyledir.

Stahl'ın kitabında bahsettiği; dogmaları fark etmek, gözlüğü çıkarmak ve dünyayı yeniden görmektir.

Sonuç: Kendi Yuvamızı İnşa Etmek

Stefanie Stahl'ın "İçindeki Çocuk Bir Yuva Bulmalı" kitabı, dışarıda aradığımız huzur, güven ve sevgi, aslında içimizde başlıyor diye hatırlatıyor bize. Kendi içsel yuvamızı inşa etmeden, başkalarında yuva aramak, hep hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor.

Felsefe tarihinde Kierkegaard, Sartre, Spinoza ve Stoacılar ne dediyse, Stahl bunu psikolojinin diliyle, herkesin anlayabileceği metaforlarla yeniden söylüyor. Kaygıyla yüzleşmek, duygularımızı anlamak, dogmalarımızı fark etmek ve onları dönüştürmek… Hepsi, içsel yolculuğumuzun durakları.

Elbette kitap bu bölümlerle bitmiyor. Ben ilk üç bölümünü felsefi bakış açılarını da ele alarak sizinle paylaştım.
Eğer bu yazı ilginizi çektiyse ve bu tür okumaları, paylaşımları ve derinlemesine düşünmeyi seviyorsanız, Kalbim Kitap Kulübü ve Martı Kitap Kulübü iş birliğiyle yürüttüğümüz etkinliklere katılabilirsiniz. Her ay farklı bir kitapla buluşuyor, toplantılarda fikir alışverişinde bulunuyor ve birlikte düşünüyoruz. Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip ederek gruplarımıza üye olabilir, bu keyifli yolculuğa siz de katılabilirsiniz.

Türkan Beyaz 



Yorumlar

Popüler Yayınlar