Kutsalın Ardına Gizlenmiş Kibir


Türkiye'de din bir tartışmaya karıştığında ortaya çıkan tuhaf bir refleks var: mesele çoğu zaman ne söylendiği değil, kimin söylediği oluyor. Geçtiğimiz günlerde komedyen Deniz Göktaş'ın gösterisi üzerine başlayan gözaltı süreci de bu refleksi bir kez daha gözler önüne serdi. Sosyal medyada konuya dair "adalet, ilkesellik ve ahlak" zemininde paylaşılan sıradan bir yorumun altında biriken tepkiler, aslında meselenin komedyenle bile ilgisini büyük ölçüde yitirdiğini, doğrudan ülkemizde kemikleşmiş bir " linç kültürü"ne dönüştüğünü gösterdi.

Farklı hesaplardan gelen bu yorumların üslubu değişse de, altında yatan mantık şaşırtıcı derecede benzeşiyor. Bir yorumda şöyle deniyordu: "İnançlı değilseniz kime ne? İnançlılardan size ne? İslam dinine alerjiniz niye?" Bir başkası aynı gerekçeyi daha sert bir dille tekrarlıyordu: "Karşı mahalle olunca bayağı relaks ve rahat konuşuyorsunuz da, zihniyetiniz kurusun!"

Burada dikkat çekici olan, karşı tarafın söylediğini anlamaya çalışmak yerine, doğrudan bir taraf belirleyip karşısındakini o tarafa yerleştirmek. Dini siyasi malzeme yapanları eleştiren bir cümle, "din düşmanlığı" ya da "karşı mahalleden olmak" gibi hazır etiketlerle karşılanıyor — sanki bir Müslümanın dini eleştirmesi değil, dinin araçsallaştırılmasını eleştirmesi mümkün değilmiş gibi.

Daha da can alıcı olanı, bu tepkilerin bir kısmının eleştiriden çıkıp doğrudan tehdide evrilmesi. Bir yorum şöyle diyordu: "Kimse kimsenin kutsalına dil uzatamaz, yoksa o dil kesilir... Sonra neden kesildi diye hayıflanılmasın." Bir diğeri ise bunu neredeyse hukuki bir dille meşrulaştırıyordu: "Bize göre her şeyin mizahi olamazzzz. Bir başkasının kutsalına şaka adı altında hakaret etmek cezai yaptırım gerektirir." Eleştiriden itiraza, itirazdan fiziksel şiddet imasına, oradan da devlet eliyle cezalandırma talebine uzanan bu çizgi, aslında meselenin dinle değil, öfkeyi meşrulaştıracak bir zeminle ilgili olduğunu gösteriyor.

 Kutsalın Koruyuculuğu mu, Çifte Standart mı?

Ortada çok net bir çifte standart var ve can yakıcı olan da bu adaletsizlik. Aynı kitleler, bugün mizah yapan birinin cezalandırılması için adliye kapılarına koşarken, sosyal medyada dehşet saçarken; geçmişte bizzat ayetleri ağzına alırken "Bakara-makara" diye açıkça konuşma kesitleri bulunan, üstelik bunu güç sahibiyken yapan kişilere karşı ciddi bir tepki göstermediler. Yada dinimize taban tabana zıt, 6 yaşındaki çocukların evlendirilmesi gibi durumlara fetva verilenler karşısında, din kılıfı uydurulduğunda bu öfke neredeydi?

Daha da çarpıcısı, dine gerçekten zarar veren şeylerin çoğu hiç gündeme bile gelmiyor. Kul hakkı ihlalleri, sahte diplomalar, torpille işe girmeler — bunlar bir mizah gösterisinden çok daha ağır biçimde dine zarar verirken, failleri "Müslüman görünümlü" olduğu için sessizce normalize ediliyor, üzerine gidilmiyor. Bir yandan "Müslümanlar adildir" iddiasında bulunup, öte yandan öfkeyi yalnızca kendinden olmayana yöneltmek, aleni bir taraf tutmaktan başka bir şey değil. Mesele dini değerleri korumak değil; öfkeyi yalnızca "karşı mahalle" olarak kodlanan tarafa yöneltip, kendi tarafının günahlarını görmezden gelme kibri. İslam, insanların egolarını tatmin etmek için klavye başında birbirinin dilini kesmekle, cehennemle veya hapisle tehdit edeceği bir intikam aracı değil; kim olursa olsun adalet terazisini doğru kullanabilmektir.

Kur'an'ın Çizdiği Müslüman Portresi ve Bugünün Manzarası

Diyelim ki bir söylem gerçekten "dine aleni bir hakaret" düzeyinde algılandı. Peki din, aciz fani varlıkların sözel eylemleriyle ya da bir mizah şovuyla zarar görüp yıkılacak kadar zayıf bir kale mi? Elbette hayır. Öyleyse Kur'an ve Hz. Peygamber bu durumlarda nasıl bir Müslüman portresi çiziyor? Elinde sopa olan, "dil kesen" hırçın bir figür mü?

Kur'an, dinle veya ayetlerle alay eden bir topluluk gördüğümüzde bize linç etmeyi, dillerini koparmayı, hapse attırmayı ya da beddua etmeyi emretmez. Aksine, geniş bir irade alanı tanıyarak şöyle buyurur:

"Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze geçmedikçe onlarla bir arada oturmayın..."(Nisâ, 140)

İslam'ın vakur duruşu, o saygısızlığa prim vermeyip ortamı terk edecek bir olgunluk göstermektir; devlete sığınıp kırbaçlatmak ya da siber engizisyon kurmak değil.

Bir başka ayet ise bambaşka bir üslup çiziyor:

"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel şekilde mücadele et." (Nahl, 125)

Bu iki ayetin çizdiği Müslüman portresi ile bugün ekranlarda gördüğümüz tablo arasında derin bir uçurum var. Kur'an'ın işaret ettiği duruş içseldir: merhamet, vicdan, hikmet ve vakarla ölçülür. Oysa bugün yaygınlaşan çizgi tamamen görüntü ve şekil odaklı — içsel manevi değerler göz ardı edilip, kendine bir düşman işaretleyip onu yok ettiğinde iç huzuruna kavuştuğunu zanneden, ama merhametten, vicdandan ve vakur duruştan çok uzak bir tablo bu. Oysa İslam bir selamet dinidir; duruşunu, kim olursa olsun adalet terazisini doğru tutmakla kurar. Kendisi gibi düşünmeyen, inanmayan, hatta sadece bir espri yapmış olan birine neredeyse dilini koparmaya varan cezalandırıcı bir tavır, hangi Müslümanlık tarifine sığıyor? Kaldı ki hiciv sanatının ne olduğunu bilmeyen birinin, anlamadığı bir şeyi kendi üzerine alınıp bu denli öfkelenmesi de ayrı bir çelişki.

Peygamberimiz hayatı boyunca en ağır aşağılamalara ve hakaretlere maruz kaldığında bile hiçbir zaman bireysel öfke ve kinle hareket etmemiş, "dil kesmeye" kalkışmamış; her zaman şefkatle ve asil bir ahlakla örnek olmuştur. Yukarıdaki yorumlarla bu iki ayet yan yana konduğunda aradaki uçurum kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Sanat ve Düşünce Susturulursa Toplum Nasıl İlerler?

Sanatın, edebiyatın, felsefenin, psikolojinin ve diğer bilim ve sanat dallarının bir işlevi de toplumu kendi gerçekliğiyle yüzleştirmek, üzerine düşündürmektir. Bu alanlar bu işlevi göremeyecekse, toplumlar hangi yoldan ilerleyecek? Bugün "farklılıklara saygı" adına şikâyet edenlerin, aynı hassasiyeti kendi eleştirdiklerine göstermemesi de başlı başına bir saygısızlık değil mi?

 Peki Ne Yapmalı?

Bu kadar öfkeli, fanatikleşmiş ve kutuplaşmış bir iklimde gerçeği anlatmak öylesine zor ki — çünkü karşınızdaki artık anlamaya değil, hedef bulmaya çalışıyor. Ama bu sığ linç kültürüne karşı yapılacak tek şey, ilkeli duruşu bozmamak. Bir toplum olarak vazifemiz, kendi mahallemizin konforuna sığınıp başkalarına parmak sallamak değil; adaleti kimin yaptığına bakmaksızın, her şartta ve herkese karşı titizlikle savunmak. Kendi kişisel öfkesini dinin mutlak emri gibi pazarlayanların kibrine inat, İslam'ın asıl büyüklüğünü, sevgisini, vakur duruşunu ve güzel ahlakını kendi hayatımızla örneklemekten başka bir yol yok. Zira din, adliye koridorlarında zorla ya da korku iklimiyle değil; kalplerde adaletle ve zarafetle yaşar.

Türkan Beyaz 
01.07.2026


Yorumlar

Popüler Yayınlar