Nedir Bu Dil Felsefesi Serisi -Seri 5/5: Searle

Bu, dil felsefesi üzerine beş bölümlük serinin son durağı. Önceki yazıda Austin ile “söylemek, yapmaktır” demiştik; bu bölümde Austin’in öğrencisi sayılan John Searle ile bu fikri nereye taşıdığımıza ve yapay zekâ çağında ne anlama geldiğine bakacağız.

Serinin başından beri bir yol izledik: Wittgenstein ile anlamın kullanımda oluştuğunu, Quine ile bilginin tek başına değil bir bütün olarak doğrulandığını, Chomsky ile dilin doğuştan gelen bir yeti olduğunu, Austin ile de söylemenin aslında bir eylem olduğunu gördük. Şimdi bu son durakta, Austin’in bıraktığı yerden devam eden ve söz edimleri kuramını daha sistemli bir çerçeveye oturtan John Searle’a geliyoruz.

Searle, Amerikalı bir dil felsefecisi ve Berkeley’de (University of California, Berkeley) uzun yıllar profesörlük yapmış biri. Austin’in derslerini Oxford’da bizzat dinlemiş, ondan etkilenmiş ve Speech Acts: An Essay in the Philosophy of Language (1969) adlı kitabıyla Austin’in biraz dağınık bıraktığı söz edimleri fikrini daha net bir sisteme oturtmuştur diyebilirim.

Austin bize “her söylediğimiz şey aynı zamanda bir eylemdir” demişti ama hangi türden eylemler olduğunu tam olarak sınıflandırmamıştı. Searle işte tam burada devreye giriyor. 1975’te yayımladığı “A Taxonomy of Illocutionary Acts” (Edimsöz Edimlerinin Bir Sınıflandırması) adlı makalesinde, söz edimlerini beş ana kategoriye ayırır:

Bildirimsel (assertive): Bir durumun doğru olduğunu iddia ederiz. “Yarın kar yağacak” gibi.

Yönlendirici (directive): Karşı taraftan bir şey yapmasını isteriz. “Kapıyı aç”, “Bana yardım eder misin?” gibi.

Taahhüt edici (commissive): Kendimizi bir şeye zorunlu kılarız. “Söz veriyorum”, “Pazar günü orada olacağım” gibi.

Duygusal/anlatımsal (expressive): İçsel bir durumu dışa vururuz. “Teşekkür ederim”, “Üzgünüm” gibi.

Bildirim/ilan (declaration): Söylediğimiz anda dünyada bir değişiklik yaratırız. “Sizi karı-koca ilan ediyorum”, “Toplantıyı açıyorum” gibi — hatırlarsanız Austin’in verdiği örneklerle aynı aileden.

Yani Searle, Austin’in “her söz bir eylemdir” fikrini alıp, “peki hangi tür eylemler var, bunları nasıl ayırt ederiz?” sorusuna cevap arar. Bir nevi, Austin ev çizmiş, Searle o evi odalarına ayırmış diyebiliriz.

Ama Searle’ı asıl tanınır kılan şey, dil felsefesinden çıkıp zihin felsefesine ve yapay zekâya uzanan bir düşünce deneyidir: Çince Odası (Chinese Room).

1980’de yayımladığı “Minds, Brains, and Programs” adlı makalesinde Searle şunu önerir: Kendinizi, içinde hiç Çince bilmeyen birinin kilitli bir odada oturduğunu hayal edin. Odaya dışarıdan Çince karakterlerden oluşan kağıtlar (sorular) geliyor. Kişinin elinde İngilizce yazılmış devasa bir kural kitabı var: “Şu şekle benzeyen bir karakter görürsen, şu şekle benzeyen bir karakterle cevap ver” gibi. Kişi, bu kuralları harfiyen izleyerek doğru Çince cevapları üretebiliyor — dışarıdaki biri için oda sanki Çince biliyormuş gibi görünüyor. Ama odadaki kişi, Çince’nin tek bir kelimesini bile anlamıyor; sadece şekilleri kurallara göre eşleştiriyor.

Searle’ın bu düşünce deneyiyle sormak istediği soru şu: Bir sistem, doğru çıktıları üretse bile, gerçekten “anlıyor” mu, yoksa sadece sözdizimsel (syntactic) kuralları takip mi ediyor? Ona göre cevap nettir: sözdizim (syntax) tek başına anlamı (semantics) üretmez. Odadaki kişi gibi, bir bilgisayar programı da ne kadar karmaşık olursa olsun, sembolleri kurallara göre işlemekle kalır; gerçek bir “anlama” veya “bilinç” ortaya çıkmaz.

(Burada Chomsky yazımızda değindiğimiz konuya geri dönmüş oluyoruz aslında. Orada, yapay zekânın milyarlarca metin üzerinden istatistiksel bağlantılar kurarak dili “öğrendiğini” ama Chomsky’ye göre bunun insan dilinin derin yapısını gerçekten yakalayamadığını konuşmuştuk. Searle’ın Çince Odası, aynı şüpheyi biraz daha keskin bir şekilde ortaya koyuyor: bir sistem ne kadar isabetli cevap üretirse üretsin, bu onun “anladığı” anlamına gelmez — sadece kalıpları çok iyi taklit ettiği anlamına gelebilir. Yani bir nevi korelasyon yaparak ilerler. Bugün büyük dil modelleriyle konuşurken bu tartışma hâlâ çok güncel: karşımızdaki metin üretici, gerçekten “anlıyor” mu, yoksa devasa bir Çince Odası mı işletiyor? Searle’ın kendisi ikincisini savunurdu.)

Searle’ın bu argümanına itirazlar da az değil elbette. En bilinen itirazlardan biri “Sistem Yanıtı” (Systems Reply) olarak bilinir: odadaki kişi Çince bilmese de, kişi + kural kitabı + kağıtlar bütünü olarak “sistem” bir bütün halinde Çince’yi anlıyor olabilir. Yani anlamayı aramamız gereken yer, tek başına odadaki kişi değil, sistemin bütünü olmalıdır. Bu tartışma bugün hâlâ felsefe ve bilişsel bilim çevrelerinde sürüyor; kesin bir sonuca bağlanmış değil.

Serinin başından beri gördüğümüz beş isim, aslında dile hep farklı bir pencereden baktı: Wittgenstein anlamı kullanımda aradı, Quine bilgiyi bir bütün olarak gördü, Chomsky dili doğuştan gelen bir yeti saydı, Austin söylemeyi bir eylem olarak tanımladı, Searle ise bu eylemleri sınıflandırıp bize “peki gerçekten anlıyor muyuz, yoksa sadece taklit mi ediyoruz?” sorusunu sordu. Bu son soru, yapay zekânın hayatımıza bu kadar girdiği bir dönemde, sanırım hepimizin zaman zaman kendine sorması gereken bir soru.

Bu seriyi buraya kadar okuduysanız, gerçekten teşekkür ederim. Umarım dil felsefesinin sandığınızdan daha yakın, daha gündelik ve daha eğlenceli bir alan olduğunu görebilmişsinizdir.

Son olarak “neden dil felsefesi “ ile ilgilenmeliyiz konulu bir yazıyı da sizinle paylaşarak bu seriyi tamamlamış olacağım. Çünkü bir bilgiyi öğrenmek değil onun neden öğrenmemiz gerektiğini kavradığımızda, bizim için anlamlı bir yeri olur. 

Türkan Beyaz

Yorumlar

Popüler Yayınlar