Sirenler-Odysseia'dan İlhamla
Yıl 2026 ve beklenen Christopher Nolan imzalı "The Odyssey" filmi vizyona girdi. Elbette izledim, çünkü mitolojik öykülerin epik ve destansı havasını severim. Filmde Kirke'yi görünce geçen sene okuduğum "Ben, Kirke" romanı aklıma geldi. Okumamış olanlara tavsiye ederim, değişik bir kurgusu ve olay örgüsü var.
Gelelim benim ele almak istediğim konuya: Sirenler. Mitolojide denizde yaşayan ve seslerini duyanların bir daha geri dönmediği söylenen varlıklar. Bazen deniz kızı, bazen başka imgelerle anılırlar. Hatta ben bir zamanlar "Arbede" diye bir şarkı sözü yazmıştım; oradaki ince nüansı, şarkıyı dinleyenler anlamıştır:
"Susmuyor zihnimdeki o şarkı,
Sirenler çıksın denizden,
Fısıldasın o sesleri,
Silinsin geçmişin izleri."
Peki hiç dikkatinizi çekti mi, neden "siren" ismi verilmiş olabilir ve neden sesle ilgili? Bugün "siren" dediğimizde, mitteki gibi sizi kendinizden geçiren, uyuşturan, unutturan bir sesten bahsetmiyoruz.Tam tersine, acil durumlarda uyaran, sizi anlık olarak kendinize getiren, "çabuk düşün ve harekete geç" diyen bir dış ses olarak tanıyoruz. Aynı kelime, tam ters bir işlev. Bu tersine dönüşün altında ne olduğunu anlamak için önce sesin kendisine bakmak gerekiyor.
Ses nedir? Bize etkisi nedir? Ses frekansı nedir? Aslında bunların her biri ayrı ayrı ele alınması gereken konular. Müzik biliminden tıp bilimine kadar artık herkesin daha çok ilgilendiği bir alan haline geldi.
İbni Sina tıbbında sesle tedavi uygulamaları vardı, bilmeyenler için şaşırtıcı gelebilir. Edirne'deki Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi'ne giderseniz bunu somut olarak görebilirsiniz: haftanın üç günü on kişilik bir müzik topluluğu hasta odalarında çalar, her hastalığa özel bir makam seçilirmiş. Felç ve havale hastalarına Rast, sinirli hastalara Irak, baş ağrısına Rehavi, kalp rahatsızlıklarına Zengule, zihni açmak içinse İsfahan makamı. Tedavide müziğin yanı sıra su sesi ve güzel kokular da kullanılırmış. Yani yüzlerce yıl önce, ses zaten sadece "güzel bir şey" değil, bir tedavi protokolüymüş.
Ses sadece duyulmaz, bedende titreşim de yaratır. Yoga ve mantra çalışmalarında kullanılan "om" sesi buna bir örnek, tasavvuf ehlinin zikirlerinde kullandığı kelimelerin sesi de öyle. İkisi de bilinçli olarak o titreşime girme pratiğidir. Bir konsere gittiğinizde davulun, bas gitarın göğsünüzde hissettirdiği titreşimi fark etmemeniz mümkün değildir.
Bir de rezonans kavramı var. Rezonans, en temel haliyle, bir nesnenin ya da sistemin kendi doğal titreşim frekansına yakın bir dış titreşimle karşılaştığında o titreşimi özümseyip büyütmesi demektir. Fizikte bu, bir kristal bardağın belirli bir nota karşısında kırılmasıyla görünür hale gelir. Bardak o frekansta titreşmeye "yatkındır", dışarıdan gelen ses ona etki ederek kırılmasına neden olur.
İnsan bedeni de bu anlamda pasif bir alıcı değildir. Göğüs kafesi, kafatası, iç organlar; belirli düşük frekanslı seslerle karşılaştığında gerçekten titreşir. Zikirde "Hû" çekerken göğüste hissedilen o ağırlık, mantrada "om" derken kafatasında duyulan uğultu, ölçülebilir fiziksel bir olgudur.
Ama rezonansın asıl anlamı fiziğin ötesinde: iki farklı titreşimin birbirini tanıması, birbirine uyum sağlamasıdır. Peki biz kendi iç sesimizle hiç böyle bir tanışma yaşıyor muyuz? Sirenlerin yaptığı, aslında kendimize tıkadığımız kulaklarımızı açmaları mıydı? Belki de hayata geldiğimiz andan itibaren bugüne kadar içimizdeki sesi dinlemediğimiz için başkalarına duyduğumuz öfke, kızgınlık, kırgınlık kendimizle kavgamızdan kaynaklanıyordur. Yaptığımız hataların, hissettiğimiz suçluluk duygusunun üzerine iç sesimizi dinleyip hatalarımızla yüzleşmek yerine, öfkemizi başkasına yöneltmek daha konforlu geliyordur. Esas duymak istemediğimiz şey başkası değil de, kendimizse?
Odysseus'un mürettebatı kulaklarını balmumuyla tıkayarak sesi hiç duymuyor. Belki de çoğumuz böyle yaşıyoruz, iç sesimizi hiç duymamak için gündelik hayatın içinde kaybolmayı seçiyoruz. Odysseus'un direğe bağlanarak dinlemesi ise farklı bir yol seçtiğini gösteriyor. Belki de bir yüzleşme sahnesi bu. Sesi duymayı göze alıyor ama ona teslim olmadan, kendisini güvenceye alarak. Korkusuna rağmen, insani zayıflığını göze aldığı için de bağlanmayı kabul etmiş oluyor.
Tasavvufta da buna yakın bir kavram var. Buna nefis muhasebesi deniyor. İnsanın kendi nefsiyle hesaplaşması, dıştan önce içe bakması. Zikir de bir nevi araç aslında; dışarıdaki gürültüyü susturup içerideki sesi duyulur kılıyor.
Kendi iç sesimize kulaklarımızı tıkadığımızda aslında kendi ellerimizle kendi cehennemimizi de var etmeye başlamıyor muyuz? Kur'an'da Sur denilen bir üfleme aletinden söz edilir; İslami gelenekte kıyamet öncesi Sur'a üfleneceği ve bu sesle birlikte dünyanın yerle bir olup kıyametin kopacağına inanılır. Yani yine bir sesten bahsedilir. Dikkatimi çeken şey de tam olarak bu: hayatta kalmamızı sağlayan titreşimlerle, yok oluşumuzu getiren titreşimler aynı fenomenin farklı yüzleri gibi duruyor. Yaratılışın da bir sözle, bir sesle başladığına inanılıyorken, bitişin de yine bir sesle olacağına inanılması. Kur'an'ın anlatımında; dünyanın nasıl başladığına dair "Kün" (Ol) emri de bir sestir, bir sözdür; dünyanın bitişi de yine bir sesle, Sur'un üflenmesiyle olur. Başlangıç da son da titreşimle işaretleniyor. Bu, her şeyin birbirine bağlı olduğu, hiçbir şeyin bağımsız olmadığı sezgisiyle birebir örtüşüyor. Fizikte; bir telin titreşimi hem müzik yaratabilir hem de doğru frekansta bir köprüyü yıkabilir, Tacoma Köprüsü örneğinde olduğu gibi. Titreşimin kendisi ne "iyi" ne "kötü" . Mesele hangi taraftan, hangi ölçekte, hangi niyetle geldiği.
"Kendi cehennemimizi var etmek" meselesi burada anlam kazanıyor gibi geliyor bana. İç sesi susturmak, aslında kendi içinde bir kıyamet biriktirmek gibi. Küçük çaplı, günlük bir "Sur" sesi. Bastırdığımız her duygu, kendi içinde küçük bir patlama potansiyeli taşıyor. Belki de bireysel kıyametimiz ile kolektif kıyamet aynı mekanizmayla işliyor. Bastırılan titreşim, er ya da geç bir sesle geri dönüyor.
Tüm bunları toparlarsak ses, öylesine üzerine düşünülmeden geçilmesi gereken bir şey değildir. Hayatı, varoluşu, yok oluşu sorgulamayı; iyileşmeyi, hüznü, neşeyi, duyguları — titreşimleriyle var eden ve var olandır. Ağaçların rüzgârda dalları salınırken çıkan ses bile ne kadar farklı hissettirir. Dalga sesleri, bir çocuğun gülüşü, bir kedinin mırıltısı, bir kuşun ötüşü...
Yani sirenler belki de Odysseia mitinde kalmış değildir. Hâlâ var ve aramızda — onu duyan duymayan, uyanık olan olmayan, fark eden fark etmeyen şekilde varlıklarını sürdürüyorlar.
Kaynakça
• Calamassi, D. & Pomponi, G.P. (2019). "Music Tuned to 440 Hz Versus 432 Hz and the Health Effects: A Double-blind Cross-over Pilot Study." Explore (NY), 15(4), 283-290. DOI: 10.1016/j.explore.2019.04.001
• Binboğa, E., Pehlivan, M., Çelebi, G. (2007). "Farklı frekanslardaki ve şiddetlerdeki işitsel uyaranların insanda basit reaksiyon zamanına etkileri." Ege Tıp Dergisi, 46(2), 67-72.
• Edirne Belediyesi ve T.C. Edirne Valiliği resmi sayfaları — Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi (edirne.bel.tr, edirne.gov.tr)
• Christopher Nolan, "The Odyssey" (2026 film) — vizyon tarihi 17 Temmuz 2026 (Wikipedia ve basın kaynakları)
Yorumlar
Yorum Gönder