Kendimi Eleştiriyorum

​

Kendi Yazılarımın Okuru Olmak

Temmuz ayında beş yazılık bir dil felsefesi serisi yazmıştım: Wittgenstein, Quine, Chomsky, Austin ve Searle. Amacım derinlemesine akademik bir çalışma değil, bu alanı herkesin anlayacağı bir dille anlatmaktı. Serinin yeni dönemine, Ricœur ve sonrasına geçmeye hazırlanırken eski yazılarımı yeniden okudum. Ve fark ettim ki bazı yerleri yanlış anlamışım.

Bunu fark etmek beni rahatsız etmedi, tersine heyecanlandırdı. Çünkü ben her zaman şunu düşünüyorum: İnsan kendini eleştirebildiği zaman ilerleyebilir. Üstelik yalnız da değilim. Dil felsefesinin en ünlü ismi Wittgenstein da aslında bunu yapmıştı. Tractatus'u yazdığında felsefenin sorunlarını çözdüğünü düşünüyordu. Yıllar sonra Felsefi Soruşturmalar'ın önsözünde, ilk kitabında "ağır hatalar" olduğunu kabul etmek zorunda kaldığını yazdı. Bir "ilk dönem Wittgenstein" var, bir de "ikinci dönem Wittgenstein". Demek ki bir düşünürün kendine itiraz etmesi düşünce eylemi açısından çok önemli.

Serinin yeni döneminde yer vereceğim Ricœur ise bana bu durumu anlamanın bir yolunu verdi. Ricœur'e göre yazıya geçen metin, yazarının niyetinden bağımsızlaşır ve okurun önüne kendi dünyasını açar. Yani Temmuz'daki yazıları bugün okuyan Türkan, onları yazan Türkan değil. Artık ben de kendi metnimin okuruyum.

Bu yüzden bu yazıda eski yazılarımın karşısına bir okur olarak oturmak istiyorum. Nasıl anlamıştım, neden öyle anlamıştım ve aslında ne söyleniyormuş? Haklı çıkmak için değil, daha iyi anlamak için. Bakınız nerelerde ne anlamışım; gelin beraber öğrenelim.

Wittgenstein: Dilimin Sınırlarını Kelime Dağarcığı Sanmışım

Serinin ilk yazısında Wittgenstein'ın ünlü cümlesini şöyle aktarmıştım: "Dünyamızın sınırları, dilimizin sınırları kadardır." Ardından Portekizcedeki "saudade" kelimesini, Türkçedeki "gönül" kelimesinin İngilizcede kaybolan yükünü anlatmış ve şu sonuca varmıştım: Bir şeyin kelimesi yoksa onu tam olarak kavrayamayız; yeni kelimeler öğrendikçe dünyamız genişler.

Kulağa çok güzel geliyor, değil mi? Bu fikrin bir sahibi de var. Ama o sahip Wittgenstein değil. Kelime dağarcığının düşüncemizi şekillendirdiği fikri, dilbilimde Sapir-Whorf hipotezi (dilsel görelilik) olarak bilinir.

Tractatus'taki cümle aslında şöyle: "Dilimin sınırları, dünyamın sınırları demektir" (5.6). Tekil, birinci şahıs: "benim" dilim, "benim" dünyam. Ve buradaki sınır, kaç kelime bildiğimizin sınırı değil, mantığın sınırı. Wittgenstein'a göre dil, anlamlı olarak söylenebilecek olanla söylenemeyecek olanı ayırır. Etik, estetik, hayatın anlamı gibi konular bu sınırın ötesindedir. Bunlar söylenemez, ancak kendini gösterir. Kitabı da bu yüzden şu cümleyle biter: "Üzerine konuşulamayan konusunda susmak gerekir."

Yani kaç dil bilirsek bilelim, kaç kelime öğrenirsek öğrenelim, Wittgenstein'ın kastettiği sınır yerinden oynamaz.

Neden böyle anlamıştım? Sanırım cümle o kadar çok alıntılanıyor ki, kendi bağlamından kopup başka bir anlam kazanmış. Üstelik o kadar kaynak okudum ama aklımda kalan şekli bu olmuş. İşin ironik yanı şu: Bu tam da ikinci dönem Wittgenstein'ın anlattığı şey. Bir cümlenin anlamı, nerede ve nasıl kullanıldığına göre değişir. Ünlü cümleler en çok yanlış anlaşılan cümlelerdir.

Quine: Holizmi Bulanıklık Sanmışım

İkinci yazıda Quine'ın "Empirizmin İki Dogması" makalesini anlatmış, analitik-sentetik ayrımını reddettiğini yazmıştım. Buraya kadar doğru. (Bu arada başlıkta "Emprizm" yazmışım, doğrusu "Empirizm". O da bu yazının küçük itiraflarından biri olsun.) Ama örneklerimi seçerken şunları kullanmışım: "Sağlıklı olmak, hastalıklı olmamaktır" ve "Adil olmak, herkese eşit davranmaktır." Bu cümlelerin kesin olmadığını, bağlama ve olgulara bağlı olduğunu göstermiş ve "İşte Quine bunu söylüyor" demiştim.

Aslında benim gösterdiğim şey, bazı kavramların bulanık ya da tartışmalı olduğuydu. Quine'ın iddiası ise çok daha güçlü. Quine, en net örnekte bile, yani "Bekârlar evli değildir" cümlesinde bile, "yalnızca anlamı sayesinde doğru olmak" diye bir şeyi döngüye düşmeden tanımlayamayacağımızı söylüyor. Sorun bazı kavramların bulanık olması değil. Sorun, ayrımın kendisinin sağlam bir zemine oturmaması.

Holizm için verdiğim internet örneği ise aslında iyiymiş, sadece yanlış yere bağlamışım. "İnternetim çalışmıyor" dediğinizde sorun modemde mi, servis sağlayıcıda mı, elektrikte mi? Arızanın kendisi size bunu söylemez. İşte Quine'ın holizmi tam olarak bu: Deneyim bir şeylerin yanlış gittiğini söyler ama neyin yanlış olduğunu söylemez. Hangi inancımızı değiştireceğimize biz karar veririz. Ben "arıza tüm sistemi etkiler" diye yazmıştım; oysa mesele arızanın yayılması değil, hatanın nerede olduğunu tek başına bilememek. "Holistik tıp" bağlantısını ise tamamen geri alıyorum; adı benzese de bambaşka bir kavram.

Fark ettiğim bir şey daha var: Bu yazının kendisi Quine'ı anlatıyor. Yeni bilgi geldi, inanç ağımdaki birkaç düğümü değiştirdim ve ağın geri kalanı da yeniden düzenlendi. İnanç ağı kelimesini kullandım çünkü Quine bunu kullanıyor. 

Austin: Samimiyetsiz Söz de Sözmüş

Austin yazısında bir influencer örneği vermiştim: "Bu postu beğenen ve 3 arkadaşını etiketleyen bir kişiye telefon hediye ediyorum." Eğer influencer'ın elinde öyle bir telefon yoksa, Austin'e göre bu sözün "isabetsiz", yani boşa gitmiş bir söz olduğunu yazmıştım.

Aslında Austin iki farklı başarısızlığı birbirinden ayırıyor. Birincisinde eylem hiç gerçekleşmez. Arkadaşınızla şakalaşırken "Sizi karı-koca ilan ediyorum" derseniz kimse evlenmiş olmaz, çünkü yetkiniz yoktur. İkincisinde ise eylem gerçekleşir ama kötüye kullanılmış olur. Hiç niyetiniz olmadan verdiğiniz söz, yine de verilmiş bir sözdür; sadece samimiyetsizdir.

Bu küçük ayrım örneğimi tersine çeviriyor ve bence daha da güçlendiriyor. İnfluencer'ın sözü boşa gitmiş değildir. Söz verilmiştir, bu yüzden influencer ondan sorumludur. Takipçilerin öfkesi de, işin hukuki boyutu da buradan doğar. Sözün geçerli olduğunu kabul etmeden, onu tutmamayı eleştiremeyiz.

Aynı yazıda bir benzetmeyi de yanlış kişiye mal etmişim: "Dil bir alet çantası gibidir." Bu benzetme Austin'in değil, Wittgenstein'ın (Felsefi Soruşturmalar, §11). İkisi de dilin iş gördüğünü söylediği için zihnimde birbirine karışmış. Şimdi düşünüyorum da, bu karışıklığın kendisi bile iki düşünürün ne kadar yakın durduğunu gösteriyor.

Chomsky: Çürütüldüğünü Sandığım Argüman

Chomsky yazısında içime bir şüphe düşmüştü. Chomsky dilin doğuştan gelen bir donanımla edinildiğini söylüyordu. Oysa yapay zekâ dili dışarıdan verilen milyarlarca metinle, istatistiksel bağlantılar kurarak öğreniyordu. "Bu fikrin bir kısmı çürütülmüş gibi geliyor, tabii şimdilik" diye yazmıştım.

Sonra bir rakam dikkatimi çekti. Büyük dil modelleri trilyonlarca kelimeyle eğitiliyor. Bir çocuk ise konuşmayı öğrenirken bunun çok küçük bir kısmını duyuyor. Chomsky'nin argümanı zaten bu farka dayanıyordu: Çocuk bu kadar az ve dağınık veriyle bu kadar hızlı nasıl öğreniyor? Yapay zekânın dili ancak devasa bir veriyle yakalayabilmesi, o soruyu ortadan kaldırmıyor. Hatta bazılarına göre Chomsky'yi destekliyor.

Yapay zekâyı Skinner'ın pekiştirmeye dayalı modeline benzetmem de yüzeysel kalmış. Bu modellerin temeli ödül ve cezadan çok, bir sonraki kelimeyi tahmin etmeye dayanıyor. Dışarıdan gelen veriyle öğrenmeleri Skinner'ı hatırlatıyor, ama aynı şey değil.

Bu tartışma bitmiş değil. Dilbilimciler bugün de yapay zekânın Chomsky hakkında ne söylediğini tartışıyor. Ama benim kurduğum biçimde, yani "yapay zekâ veriyle öğreniyor, o hâlde Chomsky yanılmış" diye kurulamıyor. Aynı yazıda iki küçük düzeltme daha: Bilişsel Devrim'in kıvılcımını Language and Mind (1968) değil, Chomsky'nin 1959'da Skinner'ın Sözel Davranış kitabı üzerine yazdığı eleştiri ateşledi. Chomsky'nin Descartes'tan etkilenmesi de düalist yönüyle değil, rasyonalist yönüyle, yani doğuştan fikirler ve dilin yaratıcılığı fikriyle ilgili.

Kendine İtiraz Etmek

İtiraf edeyim, en çok kendimi eleştirirken eğleniyorum. Bu yazıyı hazırlarken de öyle oldu. Her hatada bir şey öğrendim ve öğrendiğim şey, ilk seferinde okuduğumdan daha derine yerleşti. Bir şeyi yanlış anlayıp sonra doğrusunu bulmak, onu baştan doğru okumaktan daha kalıcı bir iz bırakıyor.

Kendi fikrine körü körüne tutunmak insanı felsefeci mi yapar, yoksa onu "ben haklıyım" noktasında mı durdurur? Bence felsefe burada başlıyor: "Böyledir" demek, sonra geri dönüp yeniden bakmak, sonra yeniden kurmak. İlerlemenin en büyük yolu eleştirel bakabilmek; yeri geldiğinde de en çok kendine. Dil felsefesi bunu yapmak için belki de en uygun alan, çünkü hatalarımın çoğu tam da dilin kendisinden, yani bir cümlenin bağlamından kopunca başka bir şey söylemeye başlamasından doğdu.

Bundan sonraki yazılarda bu düzeltmelerin her birini tek tek açacağım: Ne demek istemiş, ben ne anlamışım, aslında ne söylüyormuş? Sonra da seriyi kaldığı yerden, Ricœur'le ve ardından Derrida ile sürdüreceğim.

Size de bir soru bırakmak istiyorum: Uzun süre emin olduğunuz, sonra başka türlü anladığınızı fark ettiğiniz bir cümle var mı? Hatta bunu insan ilişkilerinde de düşünebiliriz. Birbirimizi tam anladığımızı sandığımız bir anda, aslında yanlış anladığımızı fark ettiğimiz oldu mu?

Türkan Beyaz

Yorumlar

Popüler Yayınlar